Sedef beyazı yanaklarındaki kalıcı pembede, konuşurken gerekenden daha öne çıkardığı ince dudaklarında, kışın montunun içinde kaybolan cılızlığında, bedeninin kalbinin atışlarıyla dahi sarsılan hafifliğinde, soruların cevabını bildiği hâlde el kaldırmama erdeminde, saçlarını ensesinde toplayışında, saçlarını çözdüğünde yüzünün küçülüşünde, yüzündeki yalınlığın acı çekmeyi bilen kıpırtısızlığında, bir meyveyi avucunda sıkıca tutuşunda, ağaçlara bakmak için kafasını geriye atışında, aynalaşan vitrinlerin önünden kendine bakmadan geçişinde, yüzünden çok ellerini seyretmesinde, annesinin saçını tararken dibinde bıraktığı acıda, kendi ağırlığıyla sallanan bir dal gibi olgunluğunda, kendi hafifliğiyle titreyen bir yaprak kadar körpeliğinde, kendi tadında hapsolmuş yaban meyveler gibi herkesten uzak kalışında, herkesle aynı şeyi giyse de herkesten farklı giyinişinde, hiçbir akışa benzemeyen yürüyüşünde, konuşurken annesi saçlarını örüyormuş gibi başını dik tutuşunda, tane tane konuşmasında, köpeklerden korkmadan onların yanından geçip gidişinde, ıslık çalmayı bilmeden dudaklarını oynatmasında, anlatırken ki dua ritminde, adında tekrar eden harflerde, yüzündeki “birkaç saatlik uykuyla duruyorum”un çocuk neşesizliğinde, yazdıklarına odaklandıkça bozulan el yazısında, kuşluk vakti çıktığı gezintide Tanrı’nın zamanına rastlayışında, yaratıldık ve değişmeyen bir şey var sanki, o değişmeyen şeyi cebinde taşımasında, gezintiden eve bir vahiy yorgunluğuyla dönüşünde, o dönüşlerde radyonun sesini kısar gibi konuşmasında, sonra birden bastıran kahvaltı neşesinde, kol saatindeki ufak çatlakta, o çatlaktan Tanrı’nın zamanının sızışında, bütün bunlar olurken onun sadece o kız oluşunda, yan bastığı için ayakkabısının yamukluğunda, bir kötülüğe şahit olduğunda güçsüzlüğünü kabullenişinin umutsuz nabzında, uzakları seyreden koyunların gözleriyle sağa sola savrulmuş bir avuç evi seyredişinde, çürümüş mürdüm gövdesi gibi öylece boşluğa bakışında, birkaç gün dışarı çıkmadan evine sığınmasında, evinin iç sınırlarını sevişinde, bacaklarının şeklinin battaniyede kalışında, evin içinde dolaşırken ayak altlarının mermerdeki turuncusunda, hiçbir düzeni bozmadan kendi düzenini kuruşunun bağımsız uyumunda, aniden acıkıp buzdolabının başına geçişinde, yüzüne vuran sarı ışıkta melekleşmesinde, bahçeye çıkıp birkaç incir alışında, günün aydınlık merhemini ve azığa eklenen nimeti el kadar toprakta buluşunda, çocukluğun geniş düzlüğünde koşan çipil bacaklı neşesinde, küçükken sevdiği kelimeleri hâlâ sevişinde: anne, hulahop, bakkimgelmiş, çamur, incirmisevermişbenimkızım.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.