İnsan olmak zordur.
Bu zorluğun kaynaklarından biri de insanın nefis taşıması ve taşıdığı nefsin şeytanın telkinlerine, desiselerine her daim açık olmasıdır. İnsan, şeytandan gelen vehimlere, vesveselere, aldatıcı arzular ve yanlış yönlendirmelere maruz kalabilecek yaratılışı sahip olduğundan kimi zaman yanılır, iradesi zayıflar ve yapmak istemediği şeyleri yapabilir. İnsanın bir de vicdanı vardır. İnsan, yanlışa düştüğünde vicdanı harekete geçer.
Pişmanlık duyar, vicdanı sızlar, azap içinde kalır, içinde bir acı hisseder.
Burada da bir rahmet tecellisi vardır.
Rabbimiz yaptığımız eylemin yanlış olduğunu vicdan yoluyla bize bildirir.
Bazen insan, yaptığı yanlışı kendine yakıştırmaz ve “Ben bu yanlışı nasıl yaparım?” diye dövünmeye başlar.
Burada gizli bir kibir saklıdır.
Bunun temelinde, insanın kendini hata yapamayacak kadar güçlü, nefsine daima hâkim olacak kadar iradeli ve her davranışını kusursuz biçimde yönetecek kadar mükemmel görme yatar. İşte düştüğü yanlış, işlediği günah; kendisi hakkında kurduğu bu ideal tasavvuru yerle bir eder.
Her davranışının kusursuz olmadığı, iradesinin her zaman güçlü olmadığını anlar ve bu halini kabul etmek kendini yücelten benliğine ağır gelir. “Ben bu yanlışı nasıl yaparım?” iddiası insanın aciz yaratıldığını kabullenememesinin de göstergesidir.
Nefsin isteklerine kapılabileceğine, iradesinin kimi zaman zayıflayabileceği gerçeğine ve her zaman bir yanılma potansiyelinin var olduğuna dair bir reddediş vardır bu iddiada.
Her halim doğru olmalı, hiçbir zaman zayıflamamalı, hiçbir davranışım kusurlu olmamalı iddiası da vardır, “Ben bu yanlışı nasıl yaparım?” hayıflanmasında.
Oysa insan, iradeli olduğu kadar kırılgan, doğruya yönelebildiği kadar yanlışa da düşebilen bir varlıktır.
Peki insan bir yanlışa düştüğünde, günah işlediğinde şeytanın nefsine verdiği desiselere uyduğunda ne yapması gerekir?
Yanlışı, günahı karşısında insanın tutumu nasıl olmalıdır?
Bu yanlışı nasıl yaparım kibrinin tedavisi nedir? Âl-i İmrân Suresi yüz otuz beşinci ayette Rabbimiz bize mealen şöyle yol gösterir: “Ve (onlar,) çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı zikredip günahlarının bağışlanmasını isterler.
Zâten Allah’tan başka, günahları kim bağışlar?
Hem (onlar,) işledikleri (günahları)nda kendileri bile bile ısrar etmeyen kimselerdir.”Bu ayette Rabbimizin sonsuz rahmetini görürüz.
Rabbimiz günah işleyen insana “Bunu nasıl yaparsın?” diye seslenmemektedir.
Tersine ondan vazgeçmemekte, onu rahmetinden kovmamakta, kendi haline bırakmamaktadır. İnsanın zayıflığını, nefsini, arzularını ve yanılma ihtimalini bilmekte ve bu yüzden insan günaha düştüğünde ne yapması gerektiğini göstermektedir. “Allah’ı zikredip günahlarının bağışlanmasını isterler.” İnsandan beklenen budur.
Hatırlamak, O’na yönelmek, bağışlanma dilemek ve yeniden başlamaya çalışmak.
Burada insanı ezen bir suçlama yoktur, aksine onu ayağa kaldıran, ümit veren, yolunu açan bir merhamet vardır.
Günahın ardından “Gafur” isminin tecellisine sığınmanın tam zamanıdır. İnsan, Rabbine yönelir; O’nu anıp zikreder ve bağışlanma diler.
Allah da onu affeder ve günahını örter.
Böylelikle günah; insanı aşağı çeken bir ağırlık olmaktan çıkar, tövbe sayesinde insanı Rabbine yaklaştıran bir vesileye döner.
Burada şu hususa dikkat etmek gerekir.
Günahın kendisi değerli değildir.
Günahı değerli hale getiren insanın onun ardından yaşadığı uyanış, pişmanlık, tövbe ve Allah’a yöneliştir.
Böylece günah ve günah sonrası tevbe, yalvarış ve O’nun günahı affetmesi Gafur ve Tevvab isimlerinin tecellisine vesile olur.
Ayette geçen “ısrar etmezler” ifadesi kaygı vericidir.
Kimi insanın özel bir zaafı olur. İradesini tam ortaya koyamaz ve anı günahı tekrar tekrar işleyebilir.
Bu ayet indiğinde bazı sahabeler mahzun olurlar.
Efendimize gelip, “Biz günah işliyoruz, sonra pişman oluyoruz ama sonra o günaha tekrar düşüyoruz.” derler.
Durumlarını “günahlarında ısrar etme” olarak yorumlayıp kendilerini ayetteki “müminler” tanımı dışında addederler.
Efendimiz “İstiğfar eden (Allah’tan bağışlanma dileyen) kimse, günahında ısrar etmiş olmaz, günde yetmiş kere günahına dönse de.” buyurur.
Dolayısıyla onların günahlarından dolayı pişmanlık ve tevbe ettiklerinden dolayı onların günahta ısrar edenler sınıfında olmadıklarını söyler.
Günde yetmiş kere aynı günahına dönse de ifadesi ayrıca oldukça ilginçtir. İşte Rabbimiz, insandan “Ben bu günahı nasıl işlerim?” diye dövünmesini istemiyor. Çünkü Rabbimiz, insanı bu günahı nasıl işlersin diye suçlamıyor, yermiyor. Çünkü yarattığı insanı günah işleyecek bir fıtratta yaratmış ta ki tüm isimleri tecelli etsin.
Günah işleyip tevbe etme haliyle insan, meleklerden bile üstün oluyor. İnsan olmak, zor, evet.
Ama Mutlak Varlık, zorlukların içinden merhamete kapılar açıyor.
Günahın ağırlığını, O’nu zikretmek ve tevbe etmek yoluyla rahmete açılan bir kapı haline getiriyor.
Günah işlemek ayrıca insanın nasıl aciz bir varlık olduğunu gösteriyor.
Günah işlemek insanın mükemmel olma iddiasını çürütüyor, ona “sen acizsin” dersini veriyor. İnsan düştüğünde “Ben bunu nasıl yaptım?” diye hayıflanmak yerine Rabbine yönelmelidir. Çünkü insanın ümidi, enerjisi, şevki ve umudu hiç düşmemesinde değil, her düşüşün ardından yeniden Allah’a dönebilmesindendir.
Günde yetmiş kere düşmüş olsa bile.
Evet yetmiş kere düşmüş olsa bile.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.