Hotel Glasgow: Şavkar Altınel’in yazı yolculuğu

Yine de söylemek gerekiyor: Bu kitap, içinde anlatılan insanın yaşama çabasını bütünüyle şekillendiren yazınsal serüveni okumak anlamında oldukça özel bir izlek barındırıyor.

Sözgelimi E.

Batur’un, S.

Gümüş’ün ya da M.

Gülsoy’un uzun dönemlere yayılan, yazıyla sımsıkı kapanıp açılan anlatılarını -denemelerini- saymazsak, yakın zamanlarda okuduğumuz Ş.

Altınel’in Hotel Glasgow’u (Yapı Kredi Yayınları, 2014), yüze yüze yorgun düştüğümüz yazı(n) denizinde bir ada gibi çıkıyor okurun karşısına.

Bütün minnetsizliğine ve hatta satır aralarına sızan ölçülü umursamazlığına rağmen böylesine sağaltıcı bir bütünlüğü var bu kitabın. İlk elde oldukça soğuk duran, epeyce uzaktan mesafelenen -hatta belki aralanan- bir konuşma, bir anlatma ihtiyacı çekiyor dikkatimizi Hotel Glasgow’da.

Anlatıcının hem Şavkar’a hem de okura karşı hiç diretmeden ama sağlam biçimde kurup sunduğu bu mesafenin açtığı yerden baktığımızda ise kendinden yola çıkan ve kendine giden yolda konuşan bir insanın anlatısı olarak mesafesini koruyan, yer yer soğuk ve yabancı bir söz toplamıyla karşılaşıyoruz.

Sonuç olarak anlatıcının bu soğuk olduğu kadar gürültüsüz işaretiyle, kahramanı Şavkar olan bir anlatıya doğru yola çıkıyoruz.

Hayatın ortasında, Glasgow’un içinde başlayan bir yolculuk mu desek, yoksa şiirle, yazıyla, sinemayla ve hiç kopmamacasına ölümle de iç içe geçen bir yolculuk mu?

Bu yönüyle Hotel Glasgow’u bir yolculuk anlatısı olarak okumak ve öylece anlatmak elbette mümkün.

Benzer biçimde bir şehir -kent, mekân- anlatısı olarak okumak da mümkün.

Yine de söylemek gerekiyor: İster bir yolculuk ister bir mekân anlatısı olarak okunsun, bu kitap, içinde anlatılan insanın yaşama çabasını bütünüyle şekillendiren yazınsal serüveni okumak anlamında oldukça özel bir başka izlek daha barındırıyor.

Belki de bu yüzden –“Nedense?” diye sormak bile gereksiz- daha en baştan, öyle olduğu için öyle olan, hatta öyle olması gerektiği için öylece olup bitemeyen bir gerçeklik içinde, Şavkar’ın peşi sıra yürüyerek, okuyarak yakınlaşabildiğimiz bir metin haline geliyor Hotel Glasgow.

Gerçi böyle bir peşi sıra yürüme zorunluluğu da yok; çünkü bu hiç de yorucu olmayan katmanlı anlatı boyunca bir anda -sözgelimi Paris’in ortasında, Bertolucci’nin Paris’te Son Tango’sunun sinemasal Jules Verne Sokağı’nda- kendimizi Şavkar’ı tam cepheden izlerken bulabiliyor, kimi zaman da yanı sıra yürüyebiliyoruz.İşte hem mekânın hem de yazının bu yerinde -tam da Şavkar’la yan yana, kırk yıl önce yapılan sosyal konutların havaya uçurulup toz yığınına dönüşünü izlerken- bir süreliğine bizi anlatının içine çekip alan bir yazınsal güzellikle yüz yüze kalıyoruz.

Böylelikle bir yandan, kafasındaki haritaya saplı küçük şiir bayraklarıyla gezip dolaşan Şavkar’ın büyük saplantısı olarak yazıyla karşılaşırken, öbür yandan aynı yazının bir kaçma girişimi olarak şekillenmiş en özel biçimlerinden birine tanık oluyoruz; dahası, hayatın yerine kelimelerin güzelliğini koyarak hem yazısını hem kendisini eksiklerinden ve kusurlarından arındırmaya, kelimeler kadar güzel kılmaya çabalayan bir yazın insanının ancak ve sadece böyle var olabildiği bir anlam alanına çıkışını seyrediyoruz.

Bu bakımdan Hotel Glasgow’u, aynı zamanda bir şair ve çevirmen olan Şavkar Altınel’in kendi yazısını aşma girişimi olarak görmek gerekiyor.

Zira bu kitapta Şavkar Altınel, ister Glasgow olsun ister Paris, isterse Chicago ya da İstanbul, gittiği her yerde, gezmenin ötesinde, yolculuğu da yazıya hizmet ettiren bir yazınsal çabayı şekillendiriyor.

Kitabın asıl başarısı da tam bu noktada çıkıyor ortaya: Hotel Glasgow’u yazıyla uğraşa uğraşa kotarılmış bir yapıntı olmaktan kurtaran ve onu baştan sona hakiki bir kimlik arayışıyla, bu arayış çevresinde derinleşen bir yazarın en güzel kitabına dönüştüren bir çaba bu.

Onca odanın, mekânın, metronun, istasyonun, garın, sokağın ve onca insanın gürültüsü içinden geçilirken böylesine sessiz, gürültüsüz satırlarla, sanki her şeyin üzerine örtülmüş bir iç sesle, hemen hiçbir biçimde kalabalıklaşmadan anlatmak, anlatabilmek… Tam “içten dışa doğru yapılmış bir yolculuk” diyebileceğimiz yerde dıştan içe yönelen bu yolculukta hep bir yabancıyı gözlemek ise hiç de şaşılacak bir şey değil.

Okurken aklımıza çok daha steril ve çok daha gerçekçi bir Camus Yabancı’sını, metropollerde gezip dolaşan bir Hamsun Açlık’ını, hatta belki mekânın ruhuna tam da yerleştiği yerden kopan bir Durrell kahramanını getiren bir hali var kitaptaki Şavkar’ın.

Bütün bu yabancılığa, yerleşememişliğe ve arayışa rağmen -özellikle Hotel Glasgow’un en son sayfasına bir yazar notu olarak düşülen mütevazı yorumda da dikkati çeken- bir başka özgünlüğünü, Şavkar Altınel’in her haliyle bir yabancı olarak geçip gittiği onca yere ilişkin onca ayrıntıyı yine aynı korunmuş sessizlik içinde, “Oradaydım…” demeden verebilmesinde aramak gerek.

Onca uzağa yapılmış yolculuğa ve onca işlenmiş yazıya rağmen hem bir yabancı olarak hiçbir yere yerleşememek hem de en yerlisinden ortalama bir gözün göremeyeceği ayrıntılarla gördüklerini serimleyebilmek, sürekli düşünmeye ve hep öğrenmeye ayarlı bir insan duruşunu açık etmeleri bakımından ayrıca önem taşıyor.

Hazmedilmiş bir görsel ve yazınsal birikimin eşliğinde yer değiştirirken yazmak, yazarken düşünmek, yazının ötesinde bir yere ulaşmaya çalışmak… Kitabın içine yerleşen Amerikalı devrimci siyah akademisyen A.

Davis’i de, romancı R.

Wright’ı da, Bertolucci’yi de, Antonioni’yi de, M.

Schneider’i de hep bu “bir yere ulaşmak” anlamında okumak gerekiyor zaten.

Ya da E.

Kazan’ın M.

Brando’ya söylediği “Sadece oynamakla yetinme, içindekini oyna…” sözünden yola çıkarak okumak: Sadece yazmak -yazmış olmak- için yazılanı okumak değil, içindeki bir şeylerle yazılanı okumak için gerekiyor Hotel Glasgow’u da Şavkar Altınel’i de…Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER