Mizah kelimesi yüzyıllar içinde nasıl değişti?

Komedi, mizah ve gülme gibi kavramlar, sandığımız kadar basit değildir. Her biri; doğduğu medeniyetin insan anlayışını, değer dünyasını ve hayata bakışını içinde taşır. Bazen tek bir sözcüğün geçmişi, neden bazı şakaların tebessümle bazılarının ise öfkeyle karşılandığını açıklamaya yeter.

1946 baharında Tokyo'da kurulan Uzak Doğu Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesinde sıra dışı bir olay yaşanır.

Sanıklar arasında bulunan Pan-Asyacı düşünür Shūmei Ōkawa, duruşma sırasında önünde oturan eski Başbakan Hideki Tōjō'nun başına hafifçe vurur.

Ardından, “Bu, komedinin birinci perdesi” diyerek mahkeme salonunu bir tiyatro sahnesine çevirir.

Bu davranışın akıl sağlığının bozulmasından mı yoksa bilinçli bir protestodan mı kaynaklandığı bugün de tartışmalıdır.

Ancak şu kesin: Ōkawa, tek bir cümleyle mahkemenin temsil ettiği mutlak ciddiyeti sorgulamaya açtı.

Bir yargılamayı “komedi” diye nitelemek, hükmün meşruiyetini doğrudan tartışmanın sembolik bir yoluydu.

Bugün “mizah” dendiğinde, çoğunlukla insanın aklına ince espri, nükteli söz ya da güldüren bir anlatım gelir.

Bu kullanım bize o kadar tanıdık gelir ki sanki kelime, öteden beri aynı anlamı taşıyormuş gibi düşünürüz.

Oysa dil, durağan değildir.

Sözcükler de insanlar ve toplumlar gibi zamanla değişir, yeni çağrışımlar kazanır, bazı anlamlarını geride bırakır. “Mizah” da yüzyıllar boyunca değişerek bugüne ulaşan kelimelerden biridir.

Türkçeye Osmanlıca aracılığıyla geçen “mizah”, Arapçadaki “mizâḥ” kelimesine dayanır.

Kökenindeki m-z-ḥ fiili, klasik sözlüklerde “şaka yapmak”, “latife etmek” ve “ciddiyetin sertliğini yumuşatan söz söylemek” biçiminde açıklanır.

Fakat burada kastedilen şey, gelişigüzel alay etmek değildir.

Aksine yerinde yapılan ve muhatabını incitmemesi beklenen ölçülü bir şakalaşma kastedilir.

Mizâḥ kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de geçmez.

Fakat buna karşılık hadislerde, aynı kökten türeyen kullanımlara rastlanır.

Ayrıca bu kelime, doğrudan kahkaha anlamına da gelmez.

Her güldüren söz ya da davranış, mizâḥ sayılmaz.

Merkezinde ciddiyet ile latife arasında kurulan ince bir denge vardır.

Bu yüzden klasik metinlerde mizah ile alay birbirinin yerine kullanılmaz.

Bu adın Türkçedeki yazılı geçmişi de oldukça eskidir.

Bilinen ilk örneklerden biri, 13. yüzyılın sonlarında kaleme alınan “Atabetü'l-Hakayık”ta yer alır.

Buradaki mizâh, bugünkü anlamıyla espriyi değil; kişiyi ölçüsüzlüğe sürükleyebilecek şakalaşmayı ifade eder.

Eserin yazarı, büyüklerle aşırı şakalaşmanın saygıyı zedeleyebileceğini özellikle vurgular.

Bu ayrıntı, ilk dönemlerde mizahın yalnızca gülmeyle değil; aynı zamanda ölçü ve edep anlayışıyla birlikte düşünüldüğünü gösterir.

Osmanlı döneminde de mizah, bilinen bir kelimeydi.

Bununla birlikte gündelik hayatta ve edebî metinlerde daha çok latife, nükte, hezl ve hiciv gibi kavramlar öne çıkıyordu.

Tanzimat'tan sonra Batı edebiyatıyla kurulan yoğun temas ve mizah yayınlarının yaygınlaşması, bu kelimenin kullanım alanını da doğal olarak genişletti.

Böylece mizah, yalnızca bir konuşma üslubunu anlatan bir ifade olmaktan çıkarak bağımsız bir edebiyat ve sanat türünün adı hâline geldi.

Bugün aradan geçen yüzyıllara rağmen kelimenin ilk çağrışımları, bütünüyle kaybolmuş değil.

Biraz dikkatli ve derin bir okuma yaptığımız zaman, bugün dahi sözcüğün arka planında ölçü, zarafet ve incitmemeye dayanan eski bir söz anlayışını hissedebiliriz.

Ancak kelimenin Batı dillerindeki karşılığına baktığımızda, karşımıza bambaşka bir hikâye çıkar.

Mizahın Arapçadaki serüveni, sözün inceliğiyle başlar demiştik.

Batı dillerindeki karşılığı olan humor ise bambaşka bir kaynaktan doğar: İnsan bedeninden.

Latince humor, “nem”, “ıslaklık” ve “vücut sıvısı” anlamlarına gelir.

Antik Çağ hekimleri için bu sıvılar, biyolojik unsurlar olmanın ötesinde insanın karakterini ve ruh hâlini belirleyen temel etkenlerdi.

Antik Yunan tıbbında ortaya çıkan, Hipokrat geleneğine nispet edilen ve daha sonra Galen tarafından sistemleştirilen dört hılt, yani Vücut Sıvısı Teorisi'ne göre; insan bedeninde “kan, balgam, sarı safra ve kara safra” olmak üzere dört temel sıvı bulunurdu.

Klasik tıp anlayışına göre sağlık; bu dört hıltın dengesiyle hastalık ise bu dengenin bozulmasıyla açıklanıyordu.

Bu düşünce, zamanla tıbbın sınırlarını aşarak insan mizacını anlatan bir dile dönüştü.

Kanı baskın olan neşeli, kara safrası ağır basan melankolik, sarı safrası fazla olan öfkeli, balgamı baskın olan ise sakin ve ağırkanlı kabul ediliyordu.

Bugün melankolik, öfkeli (kolerik), neşeli ve dışa dönük (sanguine) ile “sakin ve ağırkanlı (flegmatik) diye tanımladığımız kişilik tipleri de bu eski anlayışın izlerini taşır.İngilizcedeki “good humour” ifadesi, başlangıçta iyi mizaç ve hoş tabiat anlamında kullanılıyordu.

Bir kimsenin humour sahibi olması, her şeyden önce dengeli ve hoşsohbet biri olduğunu anlatıyordu. 17. ve 18. yüzyıllarda bu sözcük, yeni bir anlam kazandı.

Yerinde espri yapabilme, hayatın tuhaflıklarını fark edebilme ve insanı tebessüm ettiren ince zekâ da humour anlayışının bir parçası hâline geldi.

Böylece bedenin dengesini açıklayan bir tıp terimi, zamanla zekâyı ve mizah duygusunu anlatan kültürel bir kavrama dönüştü.

Sonuç olarak Doğu ile Batı medeniyeti, aynı noktaya farklı yollardan ulaştı.

Arapçadaki mizâḥ, sözün ölçüsünü merkeze alırken Latince humor, insan tabiatından hareket etti.

Bugün bu iki sözcüğü birbirinin karşılığı olarak kullanıyor olsak da aslında biri dili, diğeri insan mizacını çıkış noktası olarak seçmişti.

Bir kavramın sınırlarını en iyi, komşu kavramlarla birlikte görürüz.

Hâl böyleyken klasik metinlerde mizah kavramının çevresinde “latife, nükte, hezl” ve “hiciv” gibi farklı anlatım biçimleri yer alır.

Hepsi insanı gülümsetse de aynı amaca hizmet etmez.

Latife, incitmeyen ve zarafeti elden bırakmayan bir söz oyunudur.

Maksadı karşı tarafı küçük düşürmek değil, sohbeti yumuşatmak ve gönlü ferahlatmaktır.

Nükte ise daha ince bir ustalık ister.

Her nükte kahkaha doğurmaz ama çoğu zaman, insanı durup düşündürür.

Söylenmeyeni hissettiren kısa ama yoğun anlatımı sayesinde eski edebiyat meclislerinde, yalnızca hazırcevaplığın değil; kültür ve zekânın da işareti sayılmıştır.

Hezl, şakanın dozunu biraz daha artırırken hiciv, doğrudan eleştiriye yönelir. Özellikle hicivde amaç, sadece güldürmek değildir.

Onun yanında kusuru görünür kılmak, yanlışı işaret etmek ve gerektiğinde toplumsal bir tenkit ortaya koymaktır.

Bu yüzden klasik edebiyatımızda bu anlatım biçimlerinin her biri, ayrı bir yerde durur; biri diğerinin yerine geçmez.

Bugün bu zengin dünyanın büyük bölümünü, tek bir sözcükle karşılıyoruz: Mizah.

Oysa geçmişe bakıldığında bu adın, yalnızca güldürmeyi değil; sözün inceliğini, ölçüsünü ve yöneldiği amacı da içinde barındırdığını görürüz.

Bir kavramın tarihini öğrenmek, sözlükteki ilk karşılığını ezberlemekten ibaret değildir.

Asıl önemli olan, hangi kültür içinde şekillendiğini ve zamanla nasıl yeni anlamlar kazandığını görebilmektir.

En başta anlattığımız Tokyo'daki mahkeme salonunda söylenen söz, ilk bakışta yalnızca siyasi bir meydan okuma gibi görünür.

Oysa bu sözün etkisi, biraz da komedi ile mizahın yüzyıllar boyunca kazandığı çağrışımlardan doğar. Çünkü sözcükler, sözlüklerde yazan karşılıklardan ibaret değildir.

Onlar; içinde doğdukları medeniyetlerin, coğrafyaların dünyaya bakışını, değerlerini ve hafızasını da dünden bugüne taşırlar.

Mizahın geçmişine baktığımızda, bu gerçeği açıkça görürüz.

Arapçada ölçülü bir latifeyi anlatan bir kökten doğan bu kavram, Batı'da bedenin dengesini açıklayan eski bir tıp anlayışıyla bambaşka bir yöne evrilmiştir.

Bugün aynı sözcüğü kullanıyoruz, fakat onun arkasında iki farklı kültürün yüzyıllar boyunca oluşturduğu zengin bir birikim bulunuyor. İşte bir sözcüğün geçmişini ilginç kılan da tam olarak budur.

Mesele bir kavramın ya da sözcüğün yalnızca kökenini öğrenmek değil.

Onun hangi dünyada ya da coğrafyada doğduğunu, hangi kültür içinde biçimlendiğini ve zamanla nasıl yeni anlamlar kazandığını da görebilmektir.

Kelime : MizahKöken dil : Arapça (m-z-ḥ)İlk anlamı : Şaka yapmak, latife etmek, ciddiyetin sertliğini yumuşatan söz söylemekTürkçeye girişi : Osmanlı Türkçesi aracılığıylaKarakteri : Toplumsal, ilişkisel ve sözelYakın kavramları : Latife, nükte, hezl, hicivSınır çizgisi : Edep, vakar ve toplumsal hassasiyetDoğu / İslam MedeniyetiKök: m-z-ḥİlk anlamı: Ölçülü şakalaşma, latife, ciddiyeti yumuşatan sözTürkçedeki seyri: Osmanlı edebiyatında latife, nükte ve hiciv geleneği içinde gelişerek modern Türkçede mizah sanatının genel adına dönüştü.

Karşılığı: HumorKök: Latince humor (nem, vücut sıvısı)Gelişim seyri: Antik Yunan'ın Dört Hılt Teorisi'nden hareketle önce mizaç, ardından iyi tabiat ve nihayet ince zekâ ile komik olanı kavrayabilme anlamlarını kazandı.

Temel kaynaklar: Hipokrat, Galen, ShakespeareBu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER