Nakşibendî mirasının izinde Doğu Anadolu yolculuğu

Tasavvufi gelenekte, her şehrin zahirde bir idarecisi, bâtında ise bir manevi muhafızı bulunduğu kabul edilir. Bu sebeple bir şehre yönelen yolculara, önce o beldenin manevi büyüklerini hatırlamaları tavsiye edilir. Böylece yolculuğun bereketle kuşanacağına inanılır.

Biz de geçtiğimiz eylül ayının ilk günü, bu anlayışın izinde İstanbul’dan doğuya doğru uzun bir yolculuğa çıktık.

Daha önce görmediğimiz ve birbirine yakın bu durakları belirli bir zaman içinde gezebilmek için, havaların biraz olsun serinleyeceğini düşündüğümüz eylülü özellikle tercih ettik. Şehir merkezleri ve popüler duraklar yerine tarihî mekânları ve evliyaların türbelerini önceleyerek, Nakşibendiyye-Hâlidiyye’nin Seyyid Tâhâ-i Nehrî koluna mensup şeyhlerin türbeleri etrafında bir seyahat rotası oluşturduk.

Bir şehrin sakinleri için o şehrin camileri, medreseleri, türbeleri, han ve hamamları gündelik hayatlarının bir parçasıyken o şehre dışarıdan gelenler için keşfedilmesi gereken mekânlardır.

Ancak zaman zaman çevre halkınca bile pek bilinmeyen, tabelasız ve yolu belli olmayan mekânlarla da karşılaştık.

Bu yerler genellikle mezarların üzerindeki eski, silikleşmiş kitabelerle işaretlenmişti.

Hem bu durakları işaretlemek hem de manevi büyüklerin izlerini taşıyan alternatif bir Doğu rotasını kaydetmek için buraya gezimizden kayıtlar düşmek istiyorum.

Gezimize, ilk üç gün yakın bir şehirde konakladıktan sonra Cuma günü Diyarbakır Ulu Camii’ni ziyaret ederek başladık.

Her ne kadar havaların serinlemesini beklesek de oraya vardığımızda sıcaklık yaklaşık 42 dereceydi; aynı tarihte Mekke’deki sıcaklığın 44 derece olduğunu düşünürsek, aşırı sıcak bir günle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.

Tekrar bu rotayı gezmek istediğimizde ekim-kasım veya nisan-mayıs gibi mutedil ayları tercih etmek yolculuk için daha rahat olacaktır.

Fetihten hemen sonra inşa edilen Ulu Camii, Diyarbakır’a özgü bazalt taşlarının hâkim olduğu siyah duvarlarıyla dikkat çekiyor; yer yer kullanılan beyaz taşlarsa bu koyu tonlara zarif bir kontrast katıyordu.

Avluya girmeden önce siyah ve beyaz taşların ardışık biçimde işlendiği sade bir kemerin altından geçtik.

Bu kemer, dışarıdaki hareketli sokakla içerideki dingin avlu arasında sessiz bir geçit gibi. İçeri adım attığınızda zaman ve mekân bir anda değişiyor.

Cami, planı itibariyle Şam Emeviyye Camisi’nin Anadolu’ya yansıması olarak yorumlanır.

Geniş ve dikdörtgen bir avlunun içerisinde planlanan yapı ve çevresindeki medreseler, camiyi adeta bir külliyeyi andırır şekilde kurgulamış.

Büyük bir cami olmasına rağmen taş dokusu, avlu düzeni ve minareleri yapının sade ve mütevazi duruşunu güçlendiriyor.

Caminin doğu giriş kapısındaki kemerin iki yanına simetrik olarak yerleştirilmiş, bazalt taşına işlenmiş aslan-boğa mücadelesi tasviri dikkat çekiyor.

Anadolu-Türk sanatında bu kompozisyonun en başarılı örneklerinden biri olarak gösterilen bu motif hem ustalığı hem de taşıdığı anlamlarla öne çıkıyor.

Bazalt taşının sert yapısı düşünüldüğünde, bu kadar ince bir işçiliğin ortaya konulmuş olması gerçekten dikkat çekici.

Kaynaklarda bu motifin farklı dönemlerde farklı anlamlar taşıdığı; kimi zaman doğa olaylarını, kimi zaman karşıt güçlerin mücadelesini simgelediği ifade edilir.

Fakat burada, bu tasvirin yalnızca sembolik bir anlamdan öte, bölgedeki tarihî ve siyasi mücadelelere de işaret ediyor olabileceği düşünülüyor.

Buranın ardından bu bölgede farklı şehirlerde de aslan motiflerine rastladım.

Bunlar aslan-boğa mücadelesinin betimlenmesinden ziyade daha çok Selçuklu üslubunu andıran çifte aslan şeklindeydi.

Hatta bir kebapçı dükkânının logosunda bile bu motife denk gelmek mümkün.

Bu coğrafyada şiddetli sıcak, çıplak dağlar ve yükseklik duygusu sanki bütünüyle aslan motifinde karşılığını buluyor.

Ulu Camii’nin ardından, Diyarbakır’ın sur içinde yer alan Hz.

Süleyman Camii’ni ziyaret ettik. İnaloğulları Beyliği tarafından 1155-1160 yılları arasında inşa edilen bu yapı, Diyarbakır’ın fethinin Hz. Ömer döneminde buradan başlaması sebebiyle tarihî bir önem taşıyor.

Caminin bitişiğinde, şehit düşen sahabelerin yattığı Meşhed yer alıyor.

Cami, yine yöreye özgü bazalt taşından inşa edilmiş; süslemeleri sınırlı, minaresi kare gövdeli ve beş bölümden oluşmakta.

Kitabelerdeyse sülüs yazı ve Rumi-palmet motifleri göze çarpıyor.

Eğimli araziye oturan yapı, genel olarak mütevazı ve ölçülü bir görünüme sahip.

Buna rağmen oldukça yoğun bir ziyaretçi akışı vardı.

Veysel Karanî Hazretlerine nispet edilen türbeler farklı rivayetlere dayandığından, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde ona atfedilen birden fazla makam ve ziyaret yerleri bulunur.

Biz bu yolculukta içlerinden en bilineni olan Siirt’in Baykan ilçesindeki Veysel Karanî Türbesi’ni ziyaret ettik.

Bunun yanında kaynaklarda Manisa, Mardin, Kurtalan, Bursa-Gemlik yolu üzerindeki Atıcılar, Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve Suriye’nin Rakka şehrinde de ona izafe edilen türbelerden söz edilir.

Nakşibendî büyüklerinden, I.

Dünya Harbi’nde mürid ve talebeleriyle Bitlis cephesinde Ruslara karşı direniş gösteren Muhammed Diyâeddin Hazretleri, gerçek kabrin Baykan’da bulunduğunu ifade eder.

Yine Nakşî-Hâlidî meşayıhından babası Abdurrahman Tâhî Hazretleri de aynı görüştedir.

Bu türbenin Veysel Karanî’ye ait olduğunu ifade eden menkıbeler bölgede hâlâ canlı bir şekilde anlatılır.

Açıkçası, bu kadar çok türbe rivayeti olması nedeniyle buraya gelip gelmeme konusunda başta tereddüt etmiştim.

Ancak yol boyunca dinlediğimiz rivayetler ve menkıbeler, buraya dair düşüncelerimi tamamen değiştirdi.

Biz ulaştığımızda türbe tadilattaydı; içeri giremesek de yakınından ziyaret edebildik.

Sıcağa ve tadilata rağmen oldukça kalabalıktı.

Yapıların kesin inşa tarihi bilinmemekle birlikte X. yüzyılda coğrafyacı Makdisî ve seyyah Nasır-ı Hüsrev tarafından anıldığı; Evliya Çelebi’nin de Seyahatnâme’sinde burayı Mescid-i Üveys-i Karanî olarak kaydettiği bilinmektedir.

Türbe, cami ve şadırvanla birlikte aynı avluda yer alıyor.

Kareye yakın dikdörtgen planı, üzerini örten kubbe ile tamamlanmış durumda.

Veysel Karanî türbesinin hemen beş altı kilometre ilerisinde, eski ve meşhur adıyla Siyanüs, bugünse Gümüşkaş olarak bilinen köye ilk kez geldim. İkindi vakti güneşin yavaşça alçaldığı, havanın biraz serinlemeye başladığı bir zamanda ulaştık buraya.

Sakin, 40-50 hanelik bir köy. İnsan buraya geldiğinde, zamanın akışından ayrılıp bambaşka bir âna geçiş yapıyormuş gibi bir hisse kapılıyor.

Etrafı çıplak dağlarla çevrili bu köy, gökyüzünün sanki yere düşmüş bir yansıması. Çocukluğumda Fırat kenarına yaptığımız gezintilerin dinginliği, Siyanüs’ün sakin hâlinde yeniden karşıma çıktı.

Buradan ayrılışımız, yol üzerindeki diğer duraklara göre daha zor oldu.

Siyanüs, bölgedeki Nakşî şeyhlerinin yolunun düştüğü, kimilerinin doğup büyüdüğü ve çeşitli menkıbelere ev sahipliği yapmış bir belde.

Biz de buraya Gavs-ı Kasrevî lakabıyla bilinen, Menzil tekkesinin kurucusu Seyyid Abdülhakim el-Bilvânîsi (v. 1972) hazretlerinin baba ve dedesi, Nakşî-Hâlidî şeyhlerinden ve ehl-i beytten Seyyid Muhammed (v. 1916) ile Seyyid Ma‘rûf’un (v. 1932) kabirlerini ziyaret etmek için geldik.

Köyde iki mezarlık bulunuyor.

Biri, köylülerin medfun olduğu büyük mezarlık; diğeri köyün girişinde, yolun sol tarafında yer alan demir bir kapının ardından on-on beş basamaklık bir merdivenle ulaşılan ve müstakil iki kabirden oluşan Seyyid Muhammed ile Seyyid Ma‘rûf Hazretlerinin kabirleri.

Nakşî-Hâlidî meşayıhından, “Hazret” lakabıyla maruf Muhammed Diyâeddin Hazretleri’nin (v. 1923) Siyanüs’e gelmesiyle, Seyyid Ma‘rûf, oğlu Seyyid Muhammed ve torunu Seyyid Abdülhakim ona komşu olma niyetiyle bu beldeye yerleşir; böylece üç kuşak aynı topraklarda bir arada yaşar.

Muhammed Diyâeddin Hazretleri Siyanüs medresesinde dersler verirken, Seyyid Muhammed ve Seyyid Abdülhakim onun talebeleri olur.

Seyyid Muhammed burada müderrislik yapar, seyrüsülûkünü tamamlayarak Nakşibendî hilâfetiyle şereflenir; ancak bu hâlin gizli kalmasını ister. Şeyhinden önce vefat ederek Siyanüs’te defnedilen Seyyid Muhammed’in ardından ilim ve irfan geleneği Seyyid Abdülhakim ile sürer.

Köyün girişinde yer alan bu kabirler, Siyanüs’ün taşıdığı manevî mirasın bugün hâlâ hissedilebilen izleridir.

Siyanüs’ün ardından Bitlis istikametinde, otuz küsur kilometre ileride yer alan Kasrik köyüne, bugünkü adıyla Narlıdere’ye geçtik.

Burası derin bir vadiyi çevreleyen yüksekçe bir dağın eteğinde kurulmuş, yamaçların sekilerle ekilebilir hâle getirildiği, çevresi yeşilliklerle kuşatılmış, havası ferah bir köy.

Siyanüs’ün dingin ve içe dönük hâlinin ardından Kasrik, daha yerleşik ve toparlanmış bir görünümdeydi.

Köyün tam orta yerine, Türkiye’den ve Avrupa’dan binlerce hayırseverin katkısıyla, topografyayı da gözeten, mimari açıdan göz alıcı bir külliye inşa edilmiş.

Bu külliye cami, medrese, aşhane, misafirhane, küçük bir çarşı ve lojmanlardan oluşuyor.

Caminin kıble tarafı, boydan boya uzanan pencereleriyle yemyeşil bir vadiye açılıyor, böylece içerisindeki loş hava vadinin eşsiz manzarasıyla bütünleşiyordu.

Bu külliye, Seyyid Abdulhakim el-Bilvânisî hazretlerinin hayatının bir döneminde ilim ve irşad faaliyetlerini yürüttüğü caminin olduğu yere inşa edilmiş.

Menzil başta olmak üzere birçok yerde devam eden ilmî ve tasavvufî mirasının burada da devam ettirilmesi istenmiş.

Halihazırda bu külliye köyün gündelik hayatında belirgin bir yer tutuyor.

Kasrik hem tabiatının kendine özgü güzelliğiyle hem de Doğu’da yetişmiş sufilerin yollarının buradan geçmiş olması sebebiyle önemli bir yer.

Vadinin diğer yanını kuşatan ve köyün tam karşısında bulunan dağın üst yamaçlarında vaktiyle büyük bir toprak kaymasının gerçekleştiği anlaşılıyor.

Rivayet o ki toprak kaymasının gerçekleştiği bölgede bir zamanlar bir köy varmış.

Köy ahalisi Seyyid Abdülhakim hazretlerinin müritleriymiş ve Kasrik’in odun ihtiyacını bu köylüler karşılıyormuş.

Seyyid Abdülhakim hazretleri köylülere sık sık köylerini dağın aşağı yamaçlarına taşımaları hususunda ikaz etse de ağırdan alıyorlar.

Daha sonraları köy toprak kaymasıyla gerçekten de yok oluyor.

Bu manevi mirasın kaynağı, Bitlis merkezde medfûn Fethullah Verkânisî Hazretlerinden Bitlis-Norşin’de Abdurrahman-ı Tâhî Hazretlerine, ondan da Bitlis-Gayda’da Seyyid Sıbğatullâh Arvâsî Hazretlerine uzanır.

Bu sebeple gezimizin takip eden güzergâhını Bitlis, Gayda ve Norşin oluşturacaktır.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER