Ekrem Abi Site matbahis giriş
19 Eylül 2026
İstanbul
Açık
3°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
En Son Olay Gündem Dianne Dengel’in resminde mutluluk ve sıcak yuva

Dianne Dengel’in resminde mutluluk ve sıcak yuva

Dianne Dengel’in Home Sweet Home tablosundaki ev, soğuk mülk değil işte bu “sıcak yuva”dır. Anne-baba, altı çocuk, tavuk, kedi, köpek ve iki muhabbet kuşunun huşu içinde aynı rüyalara tutunarak uyudukları bir iç âlem. Daha geniş, daha büyük bir evin değil, üzerlerini örten çatının altında, aynı yorgana sarılmanın rüyasında olmak. Kırılmış ayağı iki ateş tuğlasıyla desteklenen derme çatma yatağın üstündeki kocaman mutlu aile.

6 Dakika
OKUNMA SÜRESİ

“İnsan”ın mutluluk hakkında kendine sorular sormadığı, aradığının değil bulduğunun içinde yaşadığı, kalbinde dönmek istediği uzak-yakın bir “yer”in olmadığı ve bütün bakışlarını ruhuna doğru nişanladığı bazı anlar...

Evet, hülasa edilemeyecekse de anlatılabilir aslında; insanın mutluluğun tanımını yapmadığı ama hiç fark etmeden o tanımın içinde yaşadığı bazı “an”lar vardır.

Yüzyıllar sürer bazen bu anlar, saniyeler içinde tükenir bazen. İnsan evinden sürülmüştür, bundan eminiz. İşte o sürgündeki milyonlarca insan, kâinat boyunca birbirlerine yoldaşlık ediyorlar.

Sürgünde mutlu olmanın yollarını bilen var mıdır? “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır.” diyen şairin baktığı “yer”i bu duygunun tam ortasına hizalayabiliriz.

Sürgündeki kovulmuşların hikâyesi bu.

Mutluluk nerededir dersiniz?

Nazım Hikmet’in “Saman Sarısı” şiirinde ressam dostu Abidin Dino’ya seslendiği dizeleri hatırlayalım; “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? / işin kolayına kaçmadan ama / gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil / ne de ak örtüde elmaların / ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini / Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” Ressam, fırçasını eline alarak değil, dostça sivrilttiği kalemiyle mukabele etmeye hazırlanır şaire. Çünkü tuvalin, boyanın yetmediği tabloları tanır Dino ve şöyle karşılık verir Nazım’a: “Yapardım mutluluğun resmini / Başında delikanlı şapkan, kolların sıvalı, kavgaya hazır / Bahriyeli adımlarla düşüp yola / Gidebilseydik Meserret Kahvesine, / İlk karşılaştığımız yere / Ve bir acı kahvemi içseydin. / Anlatsaydık / o günlerden, geçmişten, gelecekten, / Ne günler biterdi, / Ne geceler… / Dinerdi tüm acılar seninle / Bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan. / Ve dolaşsaydık Türkiye’yi bir baştan bir başa. / Yattığımız yerler müze olmuş, / Sürgün şehirler cennet. / İşte o zaman Nazım, / Yapardım mutluluğun resmini / Buna da ne tuval yeterdi; ne boya…” Mutlu olmanın yollarından geçip, eve dönmenin kıyısında bekleyen Dino ve Hikmet’in hikâyesine bakıyoruz. Üç kere aynı soruyu sorarak şimdi: Dağdağası biter mi bu dünyanın?

Tuvalin üzerindeki renkler neyi anlatabilir?

Tütmesi gereken o ocak nerde?

Abidin Dino isteseydi mutluluğun resmini yapabilir miydi, kendi kanatlarından başka gökyüzü var mıdır kuşlara?İnsan eskiler alıp, eskiler satmayı çok sever.

Peki, geçmişte her şeyin “daha güzel” olduğu bir zaman aralığı var mıydı sahiden?

Kişisel nostaljiler öyle zannettirmekle meşhur olsalar da, daha güzel addedilen, daima özlem duyulan, hep büyülü sanılan yalnızca “o andaki sen” ve senin mühürlenmiş masumiyetindir. Çocuk banyodan çıkıp tünediği sıcak sobanın yanında uyuya kalmıştır, dışarda yağmur damlaları hafifçe pencere camına vururken, anne bütün şefkatiyle kızının saçlarını tarıyor, mandalina kabuklarının kokusu salonu sarmış, baba demir çubukla sobayı harlar, çay demini almak üzeredir.

Dur ey zaman, ne güzelsin!

Küçücük evlerin içindeki kocaman mutlulukların tamamı, masumiyet çağının hatırlattıklarıdır sadece.

Dianne Dengel’in Home Sweet Home tablosundaki ev, soğuk mülk değil işte bu “sıcak yuva”dır.

Anne-baba, altı çocuk, tavuk, kedi, köpek ve iki muhabbet kuşunun huşu içinde aynı rüyalara tutunarak uyudukları bir iç âlem.

Daha geniş, daha büyük bir evin değil, üzerlerini örten çatının altında, aynı yorgana sarılmanın rüyasında olmak.

Kırılmış ayağı iki ateş tuğlasıyla desteklenen derme çatma yatağın üstündeki kocaman mutlu aile.

Baba, çatının damlayan noktasına fedakâr şemsiyesiyle direnirken, yamalı yorganın altında yoksulluğun değil mutluluğun resmi parıldar sanki.

Açıktaki kolların/ayakların birbirine karıştığı, omuzların ise yastık olduğu anlamlar, hangi bedenin nerede başlayıp nerede bittiği meçhul.

Dikkatli bakılırsa bu yatakta sekiz kişilik yoksul aile efradının değil de sanki 16 kollu mutlu bir devin uyuduğunu görebilirsiniz.

Bu mutlu aile tablosunun adı bir kez daha çınlıyor zihnimde: Evim, güzel evim.

Dev kulaklı köpek, şaşkın tavuk, güzel kedi, minik kuşlar, hepsi bu güzel evin en doğal parçaları.

Sönmüş soba, penceredeki kâğıttan perde, açık cam, az eşya, boş duvar, huzurlu sabahlar. Ürkütücü yoksulluk etkisi, eksiklik hissi, acıma duygusu değil gördüğümüz, yalnızca bolluk, bereket, güzellik neşet ediyor bu tablodan.

Peki bu neden böyle?

Eşyaların değil doğrudan insanların varlıklarının/ruh hallerinin zenginliğiyle karşılıyor çünkü bizi ressam. “Ev”de inat eden, evlerinde mutlu olan, birbirlerine tutunarak güneşi karşılayan insanlar.

Sevildiği için güzelleşmiş “ev”in tanımı var burada.

Güzel bir evin içine yerleştirilmiş mutlu ailenin resmi değil bu.

Amerikalı ressam Dianne Dengel (1939-2012), Rochester, New York çevresinde yoksulluk içinde yaşayarak kendi kendini yetiştirmiş, çocukluğunda fırça alma imkânı olmadığı için boyayı parmakları ve yuvarladığı küçük kâğıt parçalarıyla uygulamayı öğrenmiş alaylı bir sanatçıydı.

Bu yöntemi daha sonra kendine özgü resim tekniğine dönüştürerek çocukları, yaşlıları, aile hayatını, hayvanları ve kırsal gündelik yaşamı; sıcak, mizahi, hikâyeci kompozisyonlarla resmetti.

Babasının 1949'da bulduğu kereste parçalarıyla inşa ettiği küçük bir evde büyüyen Dengel, resimlerinde hafızasından parçaları misafir ediyor.

Yoksulluk onun eserlerinde; sefalet ya da masal değil, buz gibi gerçekliktir.

Güzellemesi yapılmaz bu yüzden, cilalı değil çıplaktır her şey.

Ama yoksulluğun bile yok edemediği “neşe”yi göstermekten çekinmez.

Direnen insanlığın güzelliğini arar, dünyada yaşamaya sebepler sayar.

Gözlemcilik ile yaşanmışlık -tabloları bağlamında- aynı şeydir onun için. İçerden dışarıya doğru bakar.

Boya ile tuval arasına doğrudan ellerini koyan ressamın, dünyanın üzerine o yamalı yorganını çektiği Home Sweet Home tablosuna yeniden bakmamızı sağlayacak hayatının bazı ayrıntıları.

Mutluluğun resmini değil, büyük anlatılardan uzakta “ev”in nasıl kurulduğunu, bir çatının altında yaşamanın ne olduğunu, evin nasıl ayakta kaldığını anlatıyor Dengel.

Ev, kapısı huzurlu “gün”e açılan yer.

Acımasız dünyaya karşı savunma hattının, hayatın soğukluğunu geçirmeyen sevgi duvarının ve insanları birbirine yaklaştıran kalp bağının adı aynı zamanda. İnsan eve dönmek ister.***Dianne DengelEvim Güzel Evim (tarihsiz; 1970’ler)(Home Sweet Home)Yağlı boyaÖzel Koleksiyon (bilinmiyor)Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *