Tarih denilen o büyük unutkanlık makinesinin küf kokulu sayfalarına girecek kadar kadim olan On Altılar Tarikatı’na ilişkin en derli toplu bilgileri, Resâilü’l Harâbat adlı eseriyle tanınan Cehennemolzâde Azâzil Çelebi’ye borçluyuz.
Dünyayı önce haritadan, sonra hafızalardan silen o büyük atomik kıyametin ardından, yok oluş öncesi çağların kırık dökük hikâyesini hece hece, sözcük sözcük birleştiren bu azimli vakanüvis, anlatının özüne ne kadar sadık kalmıştır, bilinmez.
Hiçbir nüshası diğeriyle tam uyuşmayan bu esrarengiz kitap hakkındaki hükmü okuyucularımıza bırakıyoruz.
Azâzil Çelebi’nin rivayetine göre tarikatın kuruluş gecesi, ne kadim resullerin ilk vahiy gecesindeki o titrek ihtişama, ne de dünyayı yıkıp yeniden kurduğunu sanan büyük siyasî devrimlerin loş sabahlarına benzerdi.
Ortada ne peygamberâne bir nur, ne saray darbesi, ne de medeniyet tarihçilerinin açıklamak için üzerine ciltler dolusu kitap yazacakları yüksek bir fikir vardı.
Sadece terk edilmiş bir binada toplanmış on altı genç, birkaç koli kâğıt, birkaç düzine kurşun kalem… Topluluğun kuruluşuna dair mevcut rivayetlerin en ayrıntılısını aktaran Azâzil, on altı gencin hep bir ağızdan şöyle haykırdıklarını rivayet eder:“Dijital gözetimi sona erdireceğiz!”Ve bu on altı gencin bir ay sonra Tanrı’nın lütfuyla otuz iki kişi, üç yıl sonra ise altmış dört kişi olduklarını belirterek sözlerine şöyle devam eder: “Halka şeklinde dizilmişlerdi.
Her birinin bir elinde bir düzine kurşun kalem, diğer elinde beş adet silgi vardı.
Aralarından en kuvvetli olanı, arka cebinden bir maket bıçağı çıkardı ve önündeki kâğıt kolisinin ambalajını ağır ve törensel hareketlerle kesti. İçinden çıkan on altı top kâğıdı büyük bir ciddiyetle diğerlerine pay etti; bir top da kendine almayı ihmal etmedi.
Sonra birbirlerine doğru eğilip selam verdiler.
Ve o terk edilmiş binanın on altı köşesine çekilip sırtlarını duvara yaslayarak kalemlerini sivrilttiler ve henüz yazmaya başlamadan önce okunacak yemini beklediler.”Azâzil, kasvetli bir üslupla kaleme aldığı bu satırların ardından topluluk gençlerinin “dijital yerliler” adıyla anılan talihsiz bir kuşağa mensup olduklarını yazar.
Rivayete göre her biri doğduğu anda videoya çekilmiş, piksellere sarılmış, dijital filtrelerle vaftiz edilmiş ve isimleri sosyal medyadaki ulu takipçilerin huzurunda oy çokluğuyla seçilerek verilmişti.
Göbek bağları kesilmişti ancak veri bağları hiç kesintiye uğramamıştı.
Anneleri onları sütle, babaları Wi-Fi şifresiyle büyütmüştü.
Henüz konuşmayı bile öğrenmeden görüntüleri dolaşıma girmiş, ilk banyoları, ilk agu muguları, ilk “anne” deyişleri, ilk adımları ve ilk klozet tecrübeleri kayda alınarak veri bulutlarının merhametsiz arşivine kaldırılmıştı.
Derken her birine bir nickname verildi ve kendi adlarını bile doğru dürüst telaffuz edemeden adlarına birer sosyal medya hesabı açıldı.
Tabletler alındı, akıllı saatler takıldı.
Daha talihsiz olanları dijital gözlükler ve oyun konsollarıyla ödüllendirildi.
Parmaklarını kullanmaya başlar başlamaz oyunlar oynamaya, zekâ testleri çözmeye, videolar editlemeye, formatlar atmaya, linkler paylaşmaya ve yüzlerini aynadan önce ekranlarda tanımaya başladılar.
Böyle bir kuşağın on altı üyesiydi onlar: Gözleri ekran parlaklığıyla eğitilmiş, refleksleri bildirim ışığıyla bilenmiş, dikkatleri algoritma tarafından kırpılmış, hafızaları bulutlara taşınmış ve yalnızlıkları profil fotoğraflarıyla cilalanmış çocuklar.
Onların çocukluğu yaşanmadı; işlendi, upload edildi, paylaşıldı, layklandı, editlendi, arşivlendi ve zaman zaman aile büyükleri tarafından “Ne Kadar da Tatlıymışsın” başlığı altında yeniden dolaşıma sokuldu.
Taymların ve akışların gece gündüz her daim online tanığı İnternetzâde Berkant Çelebi , onların kendilerine “Kâğıdın Çocukları” dediklerini rivayet eder.
Bu rivayetin, dönemin namlı influencerları arasında alaycı bir tebessümle karşılandığını ve fazlasıyla resmî bulunduğunu not edelim.
Ne var ki bu adlandırma meselesi daha ilk yıllardan itibaren ihtilaf doğurmuştur.
Bunu her duyduğunda, tamamı büyük harflerden oluşan uzun ve sert yorumlar döşeyen “Kotasız” lakabıyla meşhur İşlemsu Verişken, topluluğun asıl adının “Kurşun Kalem Kardeşliği” olduğunda ısrar eder.
Ona göre kâğıt, fazlasıyla temiz ve sömürgeci günahları kırtasiye kokusuyla örten steril bir sözcüktür.
Verişken’in günümüzde ancak bozuk PDF nüshalarından takip edilebilen Grafit Risalesi’nde belirttiği üzere, kurşun kalemin içindeki o karanlık madde yalnızca bir yazı aracı değil, yerkürenin derinliklerinden çıkarılmış, parmakları kirleten, silinince iz bırakan ve insanın bütün arınma masallarını sessizce lekeleyen kara bir cevherdi.
Bu yüzden topluluk üyeleri için kurşun kalem, dijital çağın pürüzsüz ekranlarına karşı maddenin inatçı direnişini, yazının hakikatini, insanlığın bir kısmının diğer kısmını ezdiği karanlık çağlardan bugüne miras kalan ezelî hıncı ve nihayet silinebilir olmanın alçakgönüllü asaletini temsil ediyordu.
Kâğıt üzerine düşen her grafit çizgisi, onlara göre parlak ekran uygarlığının cam yüzeyine atılan siyah renkli bir çentikti.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.