İçeriğe geç
7 Kasım 2026, Cumartesi
Gündemdekiler
SON DAKİKA

John Malkovich: İyi sanat, insanı kendi hayatı üzerine düşünmeye sevk eder

Bu hafta vizyona giren Wild Horse Nine’ın yıldızı John Malkovich, sanatın gücünü büyük iddialarda değil, insanı düşünmeye sevk etmesinde buluyor. Ünlü oyuncu tarihin ağırlığını, dostluğun sınırlarını ve ölümle kurduğu ilişkiyi anlattı

Yayınlanma:
10 dk okuma
John Malkovich: İyi sanat, insanı kendi hayatı üzerine düşünmeye sevk eder

Ödül sezonu ve tabii ki Oscar’a yaklaştıkça vizyon da birbirinden üstün niteliklere sahip filmlere dolup taşmaya devam ediyor. The Banshees of Inisherin, Three Billboards Outside Ebbing Missouri ve In Bruges gibi sevilen yapımların yönetmeni Martin McDonagh’ın yeni filmi Wild Horse Nine (Vahşi At Dokuz), altın heykelciklere uzanmadan evvel sinema salonlarında yerini aldı. 1963’te John F. Kennedy suikastıyla başlayıp 1973’te Şili’de Salvador Allende hükümetini deviren darbeyle kapanan, CIA’in elinin fazlaca değdiği tarihsel bir aralığı anlatıyor film. İki ajanın bir hayli kompleks dostluğu üzerinden değindiği temalarda da geminin kaptanlığını John Malkovich yapıyor. Hayatının sonuna yaklaşırken geçmişini ve yaptıklarını sorgulayan, bu sırada hafızasıyla da bir savaşa giren Chris Carlyle olarak izliyoruz onu.

Sam Rockwell ile karşılıklı döktüren Malkovich sezon boyunca talibi olacağı En İyi Erkek Oyuncu ödülleri öncesinde Altın Küre seçmenleri için düzenlenen toplantıda basının karşısına çıktı. Erkeklerin arasındaki dostluğun doğasından siyasi ideolojilerin tehlikelerine, tarihin bireyler üzerindeki ağırlığından sanatın dünyayı değiştirmese bile insanları nasıl dönüştürebileceğine kadar pek çok konuda düşüncelerini paylaştı.

Chris ile Lee (Sam Rockwell) arasındaki dostluğu nasıl yorumluyorsunuz? Filmde gördüğümüz, zaman zaman birbirine karşı oldukça rekabetçi ve çatışmalı bir hâl alan erkeklerin arasındaki dostluk size tanıdık geliyor mu?

Benim erkeklerin arkadaşlığına bakışım da aşağı yukarı böyle. Yıllar içinde pek çok erkek dostum oldu. Bazılarıyla pek atışmayız, bazılarıyla ise sürekli tartışırız. Dolayısıyla bunun oldukça tipik bir arkadaşlık olduğunu düşünüyorum. Üstelik hayatlarının farklı evrelerinde bulunan, birbirinden çok farklı iki karakterden söz ediyoruz. Pek çok evlilikte olduğu gibi, Lee’nin evliliği de sorunlu. Hâlâ bir şirket çalışanı gibi hareket ediyor. Ama buradaki şirket de CIA. Muhtemelen hâlâ amaçların araçları meşru kıldığına inanıyor. Benim canlandırdığım Chris ise hayatının sonuna yaklaşmış, yakında öleceğini bilen ve yetişkin hayatı boyunca yaptıklarının gerçekten haklı olup olmadığını sorgulamaya başlayan biri. Filmdeki ilişkileri de 1963’te John F. Kennedy’nin öldürülmesi ve 1973’te Şili’de Salvador Allende’ye karşı gerçekleştirilen darbe gibi iki tarihsel olayın arasında şekilleniyor. Bu iki olay birbirini çeken iki mıknatıs gibi. Aralarında kalan insanları da ezip geçiyorlar.

Chris, Lee ile tanışana kadar gerçek anlamda bir arkadaşı olmadığını söylüyor. Sizce Lee, Chris’in kendisini olduğu gibi kabul edildiğini hissettiği ilk insan mı?

Bunu söylediğinde ona inanıyorum. Gerçekten ilk yakın arkadaşı olduğunu düşünüyorum. Benim hâlâ anaokulundan beri görüştüğüm arkadaşlarım var ama yaşım ilerledikçe bu insanların sayısı azalıyor. Birçoğunu kaybettim. Sinema ve tiyatro dünyasından pek çok meslektaşım da artık hayatta değil. Ama Chris ile Lee’nin çok yakın bir arkadaşlığı var. Lee, Chris’i CIA’in yürüyen tarihi olarak tanımlıyor. Fakat kendisi de hayatını adadığı işin ne kadar anlamlı olduğunu sorgulamaya başlıyor.

Birbirlerinin yanında olmaktan hoşlanıyorlar ama aynı zamanda birbirlerini fazlasıyla sinirlendiriyorlar. Örneğin insanları öldürmek gerekip gerekmediğini değil, onları yemek yerken öldürmenin doğru olup olmadığını tartışıyorlar. Bazıları bunun gereksiz bir ayrıntı olduğunu düşünebilir. Ama aralarındaki ilişkinin doğası bu.

Film, Şili’de yaşananların ve ABD’nin bu süreçteki rolünün yarattığı tarihsel travmayı da merkezine alıyor. Hiç yaşamadığımız, doğrudan tanık olmadığımız bir dönemin travmasını sonraki kuşaklar devralabilir mi? Sinema bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir mi?

Evet ve evet. Örneğin Şili’de yaşananları ve bunların neden önemli olduğunu bir insan anlayabilir. Elbette Şilililer’in bu olaylara ilişkin kendilerine özgü bir bakış açısı olacaktır. Kişiden kişiye değişmekle birlikte, bazı şeyleri daha derinden hissedebilirler. Ama insanların başka insanların yaşadığı acıyı, kederi, yas duygusunu ve travmayı hissedebileceğine inanıyorum.

Sinemanın dünyada herhangi bir şeyi değiştirebileceğinden emin değilim. Tiyatro, sanat, müzik, resim ve edebiyat gibi sinema da insanı düşünmeye sevk edebilir. Çok iyi bir tiyatro oyununa gittiğimde sahnede anlatılan hikâye ve yaşananlar, kendi hayatım üzerine düşünmeme neden olur. İyi sanatın, iyi edebiyatın ve iyi sinemanın yapabileceği şey budur. Daha önce düşünmediğiniz bir şey üzerine düşünmeye başlıyorsanız, bu zaten bir değişimdir. Amerika’nın çok fazla kendini sorgulayan bir ülke olduğu söylenemez. Bu, ülkenin doğasında pek bulunan bir şey değil. Dolayısıyla bu filmin son derece zarif bir biçimde düşünmeye alan açtığını düşünüyorum.

Chris, geçmişteki eylemlerini kendi içinde nasıl anlamlandırıyor? Yaptıklarının ahlaki sonuçlarıyla yüzleşirken kendisini haklı çıkarmaya çalıştığını düşünüyor musunuz?

Bence burada gözden kaçabilecek bir nokta var. Filmde bazı şeylerin önceden bilindiği varsayılıyor. Tarihle ilgilenenler için bu oldukça güvenli bir varsayım olabilir ama dünya nüfusunun büyük çoğunluğu için aynı şeyi söyleyemeyiz. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki mücadelelerin tamamı, temelde iki yönetim sistemi arasındaki varoluşsal çatışmayla ilgiliydi: Komünizm, sosyalizm ve benzeri sistemler karşısında demokrasi ve kapitalizm. Dolayısıyla o dönemde gerçekleşen her şeye bu perspektiften bakmak gerekiyor. Belirli eylemlerin gerekçelerini de bu çerçevede değerlendirmeliyiz.

Chris’in kendisiyle ya da yaptıklarıyla ilgili herhangi bir yanılsaması olduğunu düşünmüyorum. Filmin önemli meselelerinden biri de bu zaten. Patrice Lumumba (Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı) hakkında söylediği bir replik var. Ben çocukken, yedi ya da sekiz yaşlarındayken televizyonda Lumumba’nın kovalandığını ve dövüldüğünü izlemiştim. Bir çocuğun neden bir insanın başka bir insana böyle davranacağını anlaması kolay değil. Lumumba, Chris’e, “Beni öldürürsen Afrika’da önümüzdeki 50 yıl boyunca demokrasiyi öldürmüş olacaksın.” Diyor. Chris ise “Sence de yapmaya çalıştığımız şey bu değil mi?” diye cevap veriyor. Bu, son derece karanlık, acımasız bir mizah taşıyor içinde. Ama ne yazık ki insanlık tarihi açısından da gerçeğe oldukça yakın.

Chris’in kendisini haklı çıkarmaya çalıştığını da düşünmüyorum. Bu hikâyede yaptığı şey daha ziyade geçmişine dönüp bakmak. Belki bu sorgulama hayatının daha erken bir döneminde başlayabilirdi ama bazen insanın kendisiyle yüzleşmesi yıllar alıyor.

Hem Kennedy suikastı hem de Şili’deki darbe, filmdeki tarihsel arka planın önemli parçaları. Kennedy’nin öldürülmesinin dünya çapında yarattığı etkinin sizin için anlamı ne?

Bence bu, toplumda büyük bir nihilizme yol açan pek çok olaydan biriydi. Kennedy’nin kim olduğu ya da neyi temsil ettiği üzerine ne düşündüğünüzden bağımsız olarak, o dönemde temsil ettiği şeyin gençlik, umut, değişim gibi siyasette sürekli duyduğumuz kavramlarla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Ama nihilizm, toplumun içine salınması son derece tehlikeli bir şey. Bir tarafta inancın tehlikesi var, diğer tarafta ise hiçbir şeye inanmamanın. İkisi de son derece sorunlu. Bunun dünya çapında travmatik bir olay olduğunu düşünüyorum. Ancak insanlık tarihinde benzer şeyler binlerce kez yaşandı. Her zaman bir Brütüs, bir Sezar, bir Gandi ve onun kızı vardır. Tarih boyunca bu örnekleri çoğaltabilirsiniz.

Siyasi olayların neleri tetikleyebileceği üzerine çok düşünmek gerekiyor. Üstelik siyasetin ortaya çıkardığı pek çok şey tesadüfen olmuyor, bilerek ortaya çıkarılıyor. Pandora’nın kutusu sürekli açılıyor ve sanki birkaç yılda bir yeniden yaşanıyor bu durum. İdeolojilere karşı büyük çekincelerim var. Pek çok başka şeye karşı da öyle. Ama en azından bir nihilist değilim.

Chris, hayatının son döneminde ölümünü ve geride bırakacaklarını düşünüyor. Sizce bir insanın hayatını asıl tanımlayan şey başarıları mı, pişmanlıkları mı, yoksa arkasında bıraktıkları mı? Ölümden korkuyor musunuz?

Hayır, ölümden korkmuyorum. Dürüst olmak gerekirse inanılmaz bir hayatım oldu. Hatta akıl almaz derecede güzel bir hayat yaşadım. Elbette pişmanlıklarım olacak. Özellikle torunlarımla geçiremediğim zamanlar için üzülüyorum. Onlar henüz küçük. Torun sahibi olduğumuzda eşimle ikimiz de oldukça ileri yaştaydık ama geç olsun, güç olmasın. Ama hayır, ölümden korkmuyorum. Acelem de yok elbette. Yine de hayatımın son derece ayrıcalıklı geçtiğini söyleyebilirim.

Chris’in Lee’den kendisi için çok büyük bir fedakârlık istediğini görüyoruz. Bir arkadaş için sadakat uğruna ne kadar ileri gidilebilir?

Bu, insanlık tarihi kadar eski ve çok iyi bir soru. Büyük ölçüde nasıl yetiştirildiğinizle, kültürünüzle ve içinde bulunduğunuz koşullarla ilgili. Bir arkadaşınızdan kendi hayatına son vermesini istemek, bir insandan talep edilebilecek en büyük şeylerden biri. Ben bunu yapamazdım. Hatta böyle bir şeyi bir arkadaşımdan isteyebileceğimi de düşünmüyorum.

Son olarak, sanatın ve sinemanın insanları geçmişle yüzleştirme gücünden söz ettiniz. Bir oyuncu olarak iyi bir hikâyenin izleyicide bırakmasını umduğunuz şey nedir?

Bence iyi bir hikâyenin yapabileceği en önemli şey, insanı kendi hayatı üzerine düşünmeye sevk etmek. Bir tiyatro oyununda ya da filmde gördüğünüz şeylerin kendi yaşamınızla nasıl örtüştüğünü sorgulamaya başlayabilirsiniz. Sanatın gücü de burada yatıyor. Dünyayı değiştireceğini iddia etmiyorum ama insanlara daha önce düşünmedikleri şeyleri düşündürebilir. Bence bu bile başlı başına önemli.

ensonolay

ensonolay.com.tr haber merkezi tarafından hazırlandı.

Yazarın tüm haberleri ›