Ekrem Abi Site matbahis giriş
13 Eylül 2026
İstanbul
Açık
3°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
En Son Olay Gündem Yarımburgaz Mağaraları yıllardır tahrip ediliyor

Yarımburgaz Mağaraları yıllardır tahrip ediliyor

İstanbul insanlığın bilinen en eski yerleşimlerinden biri, katman katman tarihî mirasıyla âdeta bir açık hava müzesi. Ancak çoğu İstanbullu, bu şehirde yaşamayı hak etmekle tarihsel bilinç konusunda bir bağ kurmaktan uzaktır. Tarihî kalıntılar rastlantı eseri karşılarına çıkar insanların ama bir yere yetişme telaşı yüzünden göz ardı edilir. Sokaktan geçen pek çok şehirliye, mesela Yarımburgaz Mağaralarını sorsanız, nadiren bir fikri olduğunu görürsünüz. İstanbul’u tarihiyle tanımak uçsız bucaksız bir macera olacağı için de ertelenir veya kısıtlı bir zamana yüklenir. Oysa gönül isterdi ki gündelik hayatın bir parçası olabilsin hatta gündelik hayat tarafından desteklensin böyle bir tanıma.

8 Dakika
OKUNMA SÜRESİ

Metroda giderken insan çeşitliliğini fark ediyorsunuz İstanbul’un ve bu yeni bir özelliği değil; bu şehirle ilgili hep daha öncesi var.

Bilinen tarihi boyunca en az 320 kuşak yaşadı zemininde.

Sesleri zengin, mirasları çeşitli, bu yüzden de hikayeleri sürekli tazeleniyor.

En iyi hikâye yazmayı önemseyen, damgasını vuruyor bir yerleşime.

Bettany Hughes’a göre Yunanlılar işte bunu yapmış, kendileri de bu şehre göç ettiği halde İstanbul’a sahipliği davullarla dünyaya duyurmuşlardır. “Tarih denen şeyi icat eden ve bu yüzden onun içine kendilerini koymakta son derece mahir olan Yunanlar, antik Byzantion’un kendilerinin kurmuş olduğu bir yerleşim olduğunu öne sürmüşlerdir.” Şu da var ki aslolan bu eşsiz şehrin kıymetini bilip bilmediğiniz ve ona nasıl muamele ettiğinizdir.

Yunanlılarınki ayrıca incelenmeli tabii, ancak açık ki biz Türkler hele son elli yıldır doğaçlama binayla doldurarak belirliyoruz bu şehirle bağımızı.

Sahip olduğu tabii güzellikleri de tepe tepe kullanamadığımızda kendi haline terk ediyoruz.

Başakşehir ilçesindeki Yarımburgaz Mağaralarının başına gelenler bunun bir örneği.

Mağaralar bilincimizdeki masalsı ve mitik imgeleri beslemekle kalmıyor, insanlığın yeryüzü macerasına ait türlü kayıt ve işaretlerle, resim ve yontularla öğretici bir uzam sunuyorlar.

Serin, sessiz ve loş mekanda geçmişin izlerini keşfederek dolaşırken binlerce yılın ötesinden gönderilmiş bir selam gibi karşımıza çıkan çizim ve yontular çoğu zaman şans eseri ulaşabilmiştir günümüze, savaşlar ve başka sebeplerin yol açtığı tahripkârlıklar yüzünden. Çocukluğumun ilk gizemli mağarası, Refahiye yakınlarındaki Köroğlu Mağarası’ydı.

Köroğlu (1968) filmindeki mağaranın bu mağara olduğunu düşünürdük biz çocuklar.

Yakınlarına kadar gider ama içine girmezdik.

Yılların berisinden baktığınızda çeşitli temayüllerinizle ilgili bilgiler birbirine bağlanıyor. “Köroğlu” filminin senaristinin Ayşe Şasa olduğunu yıllar sonra öğrenecektim.

Mağara muhacirin, müminin, ilim irfan ehlinin akla gelebilecek ilk güvenli sığınağı, diye düşünmüştüm Kehf suresini okurken.

Merak ettiğim ilk iki mağara hayatının en önemli zamanlarında Hz.

Peygamber’i (sav) ağırladılar. İlki vahyin ilk ocağı, Nur Dağı’ndaki Hira. İkincisi, hicret yolculuğunun sığınağı, Sevr Dağı mağarası.

Bakü’nün bir saat kadar güneyinde bulunan Kobustan Mağarası, gezip incelediğim, tarihî derinlik itibarıyla büyük zenginlik içeren ilk zincir mağara. Üst Paleolitik Çağ’dan Avrasya’daki yakın çağlara kadar olan dönemde meydana getirilen 40 bin yıllık kaya sanatı binden fazla kaya yüzeyine çizilmiş 6 bin resimde konuşmaya devam ediyor.

Kaya resimleri arasında gemi resimleri de var.

Avcılar, dansçılar, kasklı erkekler… Geyik, yaban domuzu, kaval çalan taş veya tef taşı… Deve kervanı çizimleri, Arapça ve Farsça yazılar… İlginç olan, 1939’da bir madenci tarafından keşfedilinceye kadar kimsenin bu mağaradan haberdar olmayışı. 1994’te gezdiğim bu mağara takip eden yıllarda yazdığım “Duvar Resmi” başlıklı öyküye yazmaya götürmüştü beni.

Etkisinden kurtulamadığım bir diğer mağara, New Mexico’nun Albuquerque şehrinin güneydoğusunda yer alıyor. İçinde en uzun kaldığım mağaraydı.

Sarkıt ve dikitlerin ortaya koyduğu tabii sanatın büyüsü altında iki saat kadar dolaşmış olmalıyım.

Modern resim ve heykelin değil yalnızca eski İnka ve Aztek heykellerinin de ilham kaynağıymış bu mağaradaki sarkıt ve dikitler.

Soğuk sessizlik bazen profan bir mabed etkisi uyandırıyordu.

Kaynağı belirsiz bir konser, dua veya ilahi sesleri yankılanıyordu her adımda sürprizler oluşturan galerilerde. İrili ufaklı tabii yontular sanki binlerce yıl boyunca modern çağın insanlarının seyrine hazırlanmış gibi tedbirli ve ketumdular.

Yürürken -abartı değil bu- yeryüzünün her türlü sesinden sedasından uzakta, bir varlık dersi içinde olduğum hissine kapılmıştım.

Derinlerine kaçarak yağma ve talandan kendini kurtarmış bu güzellikler galerisi, binlerce yarasaya da ev sahipliği yapıyor.

Aramızdan kimileri sabahın erken saatlerinde uyanıp yarasaların uçuşunu izlemeyi planlamışlardı.Ütopya çoğu zaman uzakta saklı duran tecrübe edilmemiş tasarımdır ve ele geçirilmesi veya tecrübe edilmesiyle kısmen de olsa pırıltısını, güvenilirliğini yitirir.

Mağara bir de ütopyanın muhafazasının mekânı.

Yeniden başlamak üzere soyut mağaralara sığınır, Ashabı Kehf uykusuna yatarız.

Mağara salt dünyadan el etek çekmenin sığınağı değil bakışını/duyuşunu yeniden ele alma yoluyla umudunu koruma çabasının da mekânıdır.

Bu tema Derviş Zaim’in Rüya (2016) filminde de karşımıza çıkmıştı.

Bir mağara tıpkı ütopya gibi erişildiğinde keşiflerle eksilmeye uğrayarak gizemini oluşturan bütünlükten uzaklaşmaya başlayacaktır. Şimdilerde mağara turizmi bir hayli ilgi görüyor.

Mağara tutkunlarının o karanlık, nemli, sessiz veya kendine göre sesleri olan boşluklarda aradığı nedir?

Safranbolu ilçesinin sekiz buçuk kilometre kuzeybatısında bulunan Mencilis (Bulak) Mağarasının ismine ilk kez 2003’te, turizme açıldığı günlerde bir gazete haberinde karşılaşmıştım.

Türkiye’nin turizme açılan en uzun mağarası olduğu belirtiyordu o tarihlerde yayımlanan haberlerde.

Toplam uzunluğu 6.050 metre olan mağaranın en son noktasının, yeraltı deresinin açığa çıktığı kaynak girişten 291 m yukarda bulunduğunu öğrenmiştim.

Bütün katları göz önüne alındığında en azından iki milyon yıldan beri gelişim gösterdiği yazılı kaynaklarda. Ülkemizin en çok araştırılan ve en çok bilinen mağaralardan biri, Türkiye’nin dördüncü, Karadeniz Bölgesi’nin de ikinci en uzun mağarası.

Turizme açılan birçok köşe bucak gibi ehlileştirmenin kuşkularını duyuruyordu girinti çıkıntıları, şimdilerde umarım o tarihte dolaşırken gözüme çarpan çeşitli aksaklıklar giderilmiştir.

Gerçi Yarımburgaz Mağaralarına kıyasla bir hayli şanslı bir mağara, Mencilis.

Yarımburgaz Mağaraları önemi ölçüsünde ilgi görmemiş, tersine hor kullanılmış mağaralar arasında adını ilk sıraya yazdırabilir.

Değeri bilindiği hâlde yol geçen hanına dönmesine seyirci kalınmış, ülkemiz halkı kuşaklar boyu böylesine öğretici bir tabii mirasın derslerinden mahrum bırakılmıştır.

Hakkında Bettany Hughes işte şunları yazıyor: “… toprağın ve gübrenin altında, büyük İstanbul’un ilk insan yerleşimlerine ait izler -mızrak uçları, kemik parçaları ve kuvars, kuvarzit ve çakmaktaşından başka alet edavat- gün yüzüne çıkarılmış.

Mağaranın bulunduğu yerden etrafa bakınca bugün Küçükçekmece adlı göleti bir fagosit hücre gibi sarıp çevrelemiş, modern şehrin manzarasıyla karşılaşıyorsunuz; Taş Devri’nde buralar, sık ormanlık ve sulak alanlardan ibaretti muhtemelen.” Hughes’un yazdığına göre kışları ayılara barınak olan mağaraya baharla birlikte insan grupları yerleşirmiş.

Bazı kalıntılara bakılırsa tarihi 800 bin yıl geriye gidiyor mağaranın, yani Türkiye ve çevresindeki en eski yerleşim merkezlerinden biri.

Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinde, Sazlıdere Vadisi’nde yer alan mağaranın jeopolitik özellikleri ve Roma-Bizans kalıntıları bağlamında ilk metin 1869 yılında Dr.

Hammerschmidt (Miralay Macarlı Abdullah Bey) tarafından yayımlanıyor. 1950’lerden sonra Türk Tarih Kurumu adına bazı kazılar yapılıyor. 60’lı yıllarda yapılan kazılarda iki mağaradan aşağıda yer alanda paleolitik kalıntıların bulunduğu çıkarılıyor ortaya.

Sonraki 20 yıl boyunca da mağara öylece ortada bırakılıyor.

Yerli-yabancı sinemacıların çeşitli çekimler sırasında özensiz hatta tahripkâr davrandığını gösteren birçok örnek var.

Duvarları deliniyor, girişine kapı yapılıyor; senaryo gereği içine inşa edilen kırk tonluk havuz için kullanılan dinamitlerin patlamasının sebep olduğu hasarlar tahmin edilebilir.

Siz kendi değerlerinizi umursamazsanız yabancılar da hoyratlık seviyesini artırma hakkını buluyor kendinde.

Mağaralar 1983’te İtalyan yapımı seviyesi düşük bir bilim kurgu olan Yor, The Hunter From The Future için plato olarak kullanılırken bir hayli zarar görüyor. 1985’te bir mantar üreticisi, mağaraya iş makinesi sokarak güya yukarı mağaranın zeminini ekim için düzleştirmeye çalışıyor. 1986’da İstanbul Üniversitesinden bir bilim adamı, bilimsel kazıları başlatmak suretiyle bu sahipsizlikten ileri gelen tahripkârlığın önünü almaya çalışıyor.

Kazı ekibi zamanla gelişiyor ve araştırmalar sonucunda mağarada Türkiye’de bilinen 400 bin yıllık en eski insan izi keşfediliyor.

Gelgelelim çalışmalar sistemli bir şekilde sürmeyince yerini yine tahripkâr işler alıyor.

Mesela defineciler kireçtaşı duvarlarını parçalayarak altın bulmayı umuyorlar.

Yakın tarihlere de uzuyor kıymet bilmemenin örnekleri.

Muhteşem Yüzyıl dizisi için sahneler çekilirken de içinde ateş yakılıyor.

Böyle çok fazla tahribat var.

Sürekli yerli ve millî olmaktan söz edilir ya… Hâlbuki yerliliği olumlu kılan ne varsa, yerinde yurdundaki, senin sorumluluğuna bağlı duranın değerini bilmekten geçer.

Ne yazık ki 2021’e kadar mağara berduşların, sinemacıların ve madde bağımlılarının hoyrat muamelelerine maruz kalıyor. İBB de mağaraları korumak için 2021’de önlerindeki demir parmaklıkları güçlendiriyor.

Gelgelelim bu parmaklıklar birkaç hafta içinde sökülüp atılıyor. 2025’te defineciler mağaraları daha öncekileri hiçbiriyle kıyaslanamayacak ölçüde tahrip ederek iki mağaranın birleştiği bölgede derin bir çukur açıyorlar.

Hâlihazırda sit statüsünde bir koruma bölgesinde olduklarından gezip görmeye kapalı mağaralar.

Dokusu elli yıldır zarar üstüne zarar gördüğü gibi güvenlik önlemleri hâlâ yetersiz ve gezip görülecek duruma eriştirme yönünde planlar yapıldığına dair bir bilgiye de erişemiyoruz.

Dünyanın pek çok ülkesinde, Yarımburgaz kadar katman katman bir geçmişe sahip olmadıkları hâlde hikayelerle süslenerek geziye açılmış sayısız mağara var.

Yarımburgaz Mağaraları süslü hikâyelere ihtiyaç duymayacak kadar önemli.

Kültür ve Turizm Bakanlığının bu bağlamdaki ilgisizliği anlaşılır gibi değil. Çocuklarımız, gençlerimiz karanlık sitelere dalıp da kaybolacaklarına bu mağaraların derinlerinde insanlığın yeryüzündeki upuzun macerasına ilişkin işaretleri keşfe merak salsınlar, bu yönde yorsalar zihinlerini ve kültürel miras dâhil her konuda kıymet bilen insanlar olsunlar, temennimiz bu.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *