22 Ekim 2026, Perşembe
Canlı Piyasa Güncelleme
Politika

Halk TV’ye sahip çıkmak başka, patrona sahip çıkmak başka

YENİÇAĞ Genel Yayın Yönetmeni Berna Can, HALK TV ve TELE1'in kapanışını kaleme aldı. Merdan Yanardağ ile Cafer Mahiroğlu arasındaki farkı kendi tanıklığıyla anlatan Can, Özgür Özel'in Tele1 çalışanlarına verdiği sözü de hatırlattı: “Gazeteciliği mi savunuyoruz, patronları mı?”

Halk TV'ye sahip çıkmak başka, patrona sahip çıkmak başka

Bugün size biraz kendi mesleğimden, yıllarca emek verdiğim televizyonlardan ve birlikte çalıştığım gazetecilerden söz etmek istiyorum.

Bilenler bilir, bir dönem (yaklaşık 2 sene) Halk TV‘nin program koordinatörlüğünü yaptım. Onur Dalar, benim görev yaptığım dönemde işe başladı. Daha sonra Tele1’de de aynı görevi üstlendim. Yani bugün yaşananları uzaktan izleyen biri değilim. O televizyonların koridorlarını, yayın odalarını, rejisini, haber merkezlerini, patronlarını iyi bilirim.

Bir televizyonun ekranı karardığında yalnızca yayın durmaz, yüzlerce insanın emeği ve geleceği de belirsizliğe sürüklenir.

O nedenle Halk TV’ye kayyum atanmasına da Tele1’e yapılan müdahaleye de karşıyım. Ama bugün başka bir meseleyi konuşmak istiyorum. Halk TV önünde Özgür Özel‘in katılımıyla düzenlenen miting, gazetecilerin kendi içinde de tartışma yarattı. Üstelik mesele yalnızca bu miting değil. Bir yıl önce Tele1 için verilen bir söz de var.

Peki, biz gerçekten gazeteciliğe mi sahip çıkıyoruz, patronlara mı, yoksa siyasi partilere mi?

Gelin bugün bunu konuşalım…

Onur’u tanırım, söylediklerini de önemsiyorum

Halk TV çalışanı Onur Dalar’ın açıklamalarını okudum. Onur’u tanırım, birlikte çalıştığımız yıllardan bilirim. Miting alanında 2 bin kişinin bile bulunmadığını, parti örgütleri dışında vatandaş katılımının çok az olduğunu söylemiş. Ardından da şu soruyu sormuş: “Ayrıca bu neden Yeni Parti mitingi olarak organize edildi? Hayır, Yeni Parti oraya 30 bin kişi yığsa tamam diyeceğim o da yok ki…”

Onur bununla da kalmamış, “Halk TV’de 200’den fazla insan çalışıyor. Çoğu arkadaşım da tepkisinden gelmedi” demiş. Elbette bu Onur’un değerlendirmesi; diğer çalışanların ne düşündüğünü kendilerinden dinlemek gerekir. Ancak beni asıl düşündüren açıklamasının sonundaki şu cümle oldu: “Artık konuşabilir miyiz? İzin var mı? Sorun olmaz değil mi?”

Onur, gazetecisin sen! Konuşmak için neden izin istiyorsun? Bir gazeteci, kendi kurumuna destek amacıyla düzenlenen mitingi bile eleştiremeyecekse hangi basın özgürlüğünden söz edeceğiz değil mi? Ama sevgili Onur neden böyle söylüyor yazının ilerleyen bölümlerinde daha iyi anlayacaksınız….

Merdan Yanardağ ile Cafer Mahiroğlu arasındaki farkı ben anlatayım!

İki kurumda da çalışmış biri olarak şunu söyleyebilirim: Merdan Yanardağ ile Cafer Mahiroğlu’nun yönetim anlayışları birbirinden tamemen farklıdır.

Merdan, haber toplantısını yapar, gazetenin yönetim işleriyle ilgilenir, ardından saat 16.00-17.00 sularında haber merkezindeki masasına gelir, oturur haber yazardı. Sonra saat 20.00’de kendi programına yetişirdi. Günün büyük bölümünü yönetim işleriyle geçirdikten sonra yine haberin başına dönerdi.

Emek verirdi Merdan, emek!

Üstelik Merdan’ın konuk bagajı yoktu. Kimin ekrana çıkacağı konusunda gazetecilik ölçütlerinin dışında bir beklentiyi sırtımızda asla hissetmezdik.

Cafer Mahiroğlu ile çalışma deneyimim ise çok farklıydı. Cafer gelir, toplantısını yapar, hoşuna gitmeyen bir şey gördüğünde telefon açar, yayın içeriğine müdahale ederdi. Konuk tercihleri konusunda da aynı rahatlıktan söz edemem. Merdan’ın aksine Cafer’in konuk bagajı vardı. Bir kişi inkar etsin, bekliyorum!

Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş…

Suat Bey’in bütün bu müdahaleleri bizlere hissettirmemek, haber merkezinin çalışma düzenini korumak için neler çektiğini dün gibi hatırlıyorum. Bir tarafta patronun talepleri, diğer tarafta gazetecilik ilkeleri ve çalışanların emeği… İkisinin arasında kalmanın ne demek olduğunu en iyi Suat Bey bilir.

Gazeteciyi savunmak başka, patrona sadakat göstermek başka!

Hatta benim ve birçok kişinin bildiği üzere Cafer Mahiroğlu, çok uzak değil yakın ve öfkelendiği bir dönemde ANKA Haber Ajansı ile yapılan sözleşmeyi bile sonlandırdı.

İşte aradaki fark!

Bir tarafta günün sonunda haber merkezine dönüp haber yazan bir gazeteci, diğer tarafta yayın içeriğine ve kurumsal ilişkilere patron yetkisiyle müdahale eden bir yönetim anlayışı.

Elbette Cafer Mahiroğlu’nun da hukuki hakları var. Halk TV’ye kayyum atanmasına karşı çıkmak için onun yayıncılık anlayışını beğenmek zorunda değilim. Ama Merdan Yanardağ’ın gazetecilik emeğiyle Mahiroğlu’nun benim tanık olduğum patronluk anlayışını da aynı kefeye koyulmasına karşıyım.

Deneyimli Ankara gazetecisi Özlem Çelik’in istifa ederken ne dediğini, ne yazdığını da buraya not olarak iliştireyim, siz bakın!

Özgür Özel, Tele1 için verdiğiniz söz ne oldu?

Gelelim TELE1′ e yıllarca emek veren gazeteci ve televizyoncu Evren Özalkuş’un o geceki paylaşımına…

Özgür Özel’in Halk TV önündeki dayanışma çağrısını alıntılayarak şöyle yazmış: “Keşke Tele1 için de yapılsaydı böyle bir etkinlik. Belki o zaman Halktv ‘nin de başına aynı şey gelmezdi… Çok üzgünüm çoook…”

Evren’in sözleri bana çok değil bir yıl öncesini hatırlattı. 24 Ekim 2025’te Tele1’e kayyum atanmıştı. O dönemde de CHP Genel Başkanı olan Özgür Özel, 30 Ekim’de Esenyurt’taki mitingde şu sözü vermişti:

“TELE1’i belki TELE1 olarak değil ama oradaki kadrolarıyla TELE1’i bir başka yerde yaşatacağız, sonuna kadar da arkasında duracağız. Çalışıyoruz.”

Peki, ne oldu? Aradan neredeyse bir yıl geçti. O gün sözü verilen çalışma hangi aşamaya geldi? Tele1’in gazetecileri için ne yapıldı? Kaç kişiye yeniden çalışma imkanı sağlandı? Bunun hesabını sormayacak mıyız?

Çünkü miting meydanında söz vermek başka, o sözün arkasında durmak başka.

Şimdi Halk TV önündeki mitingi izlerken insan ister istemez soruyor: Bir yıl sonra aynı soruları Halk TV çalışanları da mı soracak?

Dayanışma mitingle sınırlı kalmamalı

Özgür Özel’in Halk TV’ye destek vermesine elbette itirazım yok. Bir siyasi parti genel başkanı basın özgürlüğüne sahip çıkmalı. Ancak ben Özgür Bey’in yerinde olsam o meydanın merkezine siyasetçileri değil, gazetecileri koyardım.

Kürsüde önce işini kaybedenler, geleceği belirsizleşenler, yayın yapma imkanı elinden alınanlar konuşurdu. Siyasi parti mitinginden çok gazetecilerin dayanışmasını görmek isterdim. Üstelik yalnızca Halk TV için değil, Tele1 için, tutuklu gazeteciler için, ev hapsindeki meslektaşlarımız için de…

Çünkü basın özgürlüğü siyasi yakınlığa göre savunulamaz. Bugün size sahip çıkan bir siyasetçiyi yarın eleştirebilmelisiniz. Size işveren patronun yanlışını da yazabilmelisiniz. Gazetecilik kimseye borçlu olma mesleği değildir.

Gazetecilik kimsenin arka bahçesi değil

Yıllarca televizyonların hem ekranında hem mutfağında çalıştım. Gazetecinin emeğinin ne demek olduğunu da işini kaybetme korkusunu da bilirim.

Bugün Onur Dalar’ın miting eleştirisinde, Evren Özalkuş’un Tele1 hatırlatmasında ve benim yıllar önce iki ayrı televizyonun yönetiminde yaşadıklarımda ortak bir mesele görüyorum: Gazetecilik kimin için, ne için savunuluyor?

Halk TV’ye kayyum atanmasına karşı çıkmak için Cafer Mahiroğlu’nun her kararını savunmak zorunda değilim. Tele1’e yapılan müdahaleye karşı çıkmak için bütün yayınlarını beğenmek zorunda değilim. Özgür Özel’in basın özgürlüğüne sahip çıkmasını önemsemek için mitingini eleştirmekten vazgeçmek zorunda da değilim.

Çünkü benim tarafım belli: Gazetecilik!

Ve son sözüm Onur’a…

“Artık konuşabilir miyiz? İzin var mı?” demişsin ya…

Konuş Onur, konuşalım! Gazetecinin konuşmak için kimseden izin alması gerekmiyor. Ne iktidardan, ne muhalefetten, ne de patronundan.

Bugün bunu konuşalım hem de bu köşenin adının hakkını senin aracılığınla vereyim istedim…

Not: Ben bu satırları yayına hazırlarken 48 senelik gazeteci Zafer Rapkirli ve BirGün Gazetesi’ne AK Parti’den dava açılmış: “AK Parti, fon skandalı ile bağdaştırılıyor” diye…

Zafer Arapkirli mi AK Parti’nin bakan koltuğunda oturup fon işine giren, BirGün AK Parti’li Mİ?
İşte böyle azizim, nereden tutsan elinde kalan bir mesleğin içinde evimize ekmek götürmek için çırpınıyoruz…