Herkes, kendini gerçekleştirme seviyesine erişemediği gibi, derinlik kaygısını da herkes taşımamaktadır.
Her şeye yetişme veya birçok şeyi aynı anda yapma arzusu, özensiz işlere sebep olmaktadır. İnsana ve eşyaya değer vermeme tutumu gelişmektedir.
Değersizlik, insanı yavaş yavaş yozlaştırır.
Derinliksizlik ise giderek bir karakter hâlini alır.
Bu durumda insan, her gördüğünü sadece bir meta olarak ele alır. Özü, değeri ve hikmeti göremez. “Ustalık tavrına sahip olmak” yerine “performans odaklı” düşünmek; derinliği ve biricikliği, standart ve sıradan performanslara feda etmektir.
Ustalık meyilli insan; var olanı en doğru biçimde tanımlamaya, açıklamaya ve anlamaya çalışır.
Performansa meyilli insanlarda ise bu hassasiyet daha zayıftır. “Yeterince” sonuçlar elde etmek onlar için yeterlidir.
Zihinlerimiz, çoğu zaman ustalık paradigması ile yaşanan bir hayat mı yoksa performans/sonuç yönelimine dair bir hayat mı ikileminde kalmaktadır.
Bu soru vicdanımıza sorulduğunda ve hayatın anlamı yeniden sorgulandığında; performansların ötesinde cevaplar alınmaktadır.
Ne yapıyoruz veya nasıl/neden yapıyoruz sorularıyla birlikte, şu sorulara da cevap bulunmalıdır: Neyi temsil ediyor, neye hizmet ediyoruz?
Başarı veya yeterlilik tanımlamalarımız ne derece doğru?
Sıradan başarı tanımlamalarımızla aslında kendimizi sınırlıyor olabilir miyiz?
Yaptığımız işi anlamlı buluyor muyuz?
Ustalık meyilli olmak veya sürekli performans baskısı ile yaşamak, insanın yetişme biçimi ile de ilgilidir.
Bitkinin yetişmesi için gerekli olan toprak, hava, su gibi; kişinin yetiştiği, büyüdüğü ve bulunduğu “muhit” de temel bir belirleyicidir.
Yaşanılan muhitin ilke ve usullere verdiği değer, insanın işi yorumlama tarzını ve işe atfettiği değeri biçimlendirecektir.
Bu yüzden insan; hayatını süreceği muhiti ve beraber iş yapacağı insanları seçme iradesine sahip olmalı, gerekirse o muhiti kendi elleriyle inşa etmelidir.
Tıpkı bir futbol efsanesi olan Sir Alex Ferguson gibi...
O, günümüzün her şeyi çabucak tüketmek isteyen sabırsız dünyasında, tabeladaki skorun ötesine geçebilmiş, yeşil sahada âdeta zamansız bir zanaat okulu kurmuş bir kültür ustasıydı.
Modern endüstriyel futbolun sadece hazır olanı satın alan, insanı bir araç gibi tüketen “performansçı” tahakkümüne karşı o, toprağı sabırla işleyen, tohuma vakit tanıyan köklü bir “süreç” liderliğini seçti.
Onun Manchester United’da kurduğu düzen, günü kurtaracak parıltılı isimlerin peşinden koşmak yerine; karakteri, emeği ve sadakati merkeze alan, sarsılmaz bir muhit inşa etme gayretiydi.
Altyapı koridorlarından as takım soyunma odasına kadar sinen bu usta-çırak iklimi, sadece maç kazanan bir takım değil; kendi özünden sürekli ve kesintisiz şekilde yıldız ihraç eden canlı bir futbol hafızası doğurdu.
Bu hafıza, sahanın içini ham ruhların olgunlaştığı bir tezgâha dönüştürerek usta-çırak zincirini bizzat oyunun merkezinde yaşattı.
Ferguson, bir oyuncuyu sadece yeteneğiyle değil; yanındaki ruhu besleyen usta kimliğiyle de sahada tuttu.
Mesela Giggs’in tecrübesini sahada diri tutarak Beckham’ın adımlarını olgunlaştırdı, Scholes’un sadelikten doğan oyun zekâsını merkeze yerleştirerek arkasından gelen yeni nesle oyunun ahlakını öğretti.
Bu sarsılmaz geleneğin oluşturduğu güvenli ve öğretici iklim, genç bir filiz olarak kulübe adım atan Cristiano Ronaldo gibi dehaların savrulmadan, o ustanın tornasından geçerek küresel birer fenomene dönüşmesini sağladı.
Ferguson için her oyuncu, vitrine konulacak bir maddi değer değildi.
Felsefesi, 100 metre koşusu değildi çünkü.
Sporun ve hayatın maraton olduğunu bilen Ferguson için bu değerler; mayası bu kutsal muhitte çalınan, parlatılan ve ardından dünyaya ihraç edilen bir ustalık eseriydi.
Nihayetinde onun ulaştığı muazzam başarılar, -hırslı bir şampiyonluk avcısı olsaydı- bu kadar bereketli ol(a)mazdı.
Bu isimler; ilmek ilmek işlenmiş, sabırla demlenmiş bu felsefenin doğal ve kaçınılmaz birer yan ürünüydü.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.