Modern yaşamın getirdiği yoğun tempo, bitmeyen sosyal medya akışları ve kalabalıklar arasında insan, çoğu zaman kendi iç dünyasıyla baş başa kalmaktan kaçınıyor. Psikolog Seda Zeynep Yılbant, Yeni Ankara’ya yaptığı özel açıklamada insanın kendi içsel alanıyla kurduğu bağdan ikili ilişkilerdeki sınır sorunlarına, hayatımızdan çıkan insanların bıraktığı derin boşluktan toksik ilişkilerle baş etme yöntemlerine kadar yalnızlığın tüm boyutlarını ele aldı.

İÇSEL ODAYA YOLCULUK: KAÇIŞ MI, GERÇEK BİR BAĞ MI?
Günümüz insanının yalnız kalma korkusuyla toksik ilişkilere veya bitmek bilmeyen dijital uyaranlara sığınmasını değerlendiren Psikolog Seda Zeynep Yılbant, sosyalleşmenin ya da ilişki ihtiyacının tek başına bir kaçış olmadığını vurguluyor. İnsanın doğası gereği bağ kurmaya ihtiyaç duyduğunu belirten Yılbant, asıl meselenin bu bağları kurarken bireyin kendinden ne kadar uzaklaştığı olduğuna dikkat çekiyor. Yılbant, insanın kendi iç dünyasıyla yüzleşme sürecini şu sözlerle özetliyor:
“Bize iyi gelmediğini bildiğimiz bir ilişkide sırf yalnız kalmamak için kalıyorsak ya da sessizlikle karşılaşmamak adına sürekli bir şeylerle meşgul oluyorsak, belki de kendimizle baş başa kalmaya tahammül etmekte zorlanıyoruzdur.”
İnsanın kendisine ait olan ve başkasının bütünüyle deneyimleyemeyeceği içsel bir alanın varlığına değinen Yılbant, bu alanın kabul edilmesinin ilişkileri zayıflatmak yerine daha sağlam bir zemine oturtacağını belirtiyor:
“Aksine, başkalarıyla ne kadar yakın olursak olalım, birbirimizin bütün iç dünyasına erişemeyeceğimizi kabul etmek, ilişkilerimizi daha gerçekçi bir zemine taşıyabilir. Belki de mesele, o odanın kapısını kapatıp herkesten uzaklaşmak değil; kapısını kendimize de açabilmek.”

YAKINLIĞIN İÇİNDE KENDİMİZ KALABİLMEK VE SAĞLIKLI SINIRLAR
İkili ilişkilerde kendimize ait bir alan bırakmanın bir “mesafe” veya “bağlanma sorunu” oluşturup oluşturmadığı sorusuna açıklık getiren Yılbant, kendimize ait bir alanın olmasının karşı taraftan uzaklaşmak anlamına gelmediğini ifade ediyor. Bu durumu çarpıcı bir tren yolculuğu metaforuyla açıklayan Psikolog Yılbant, görüşlerini şöyle aktarıyor:
“İnsanın bir başkasıyla aynı trende yolculuk ederken de kendisine ait bir penceresinin olması gibi düşünebiliriz bunu. Aynı manzaraya bakabilir, yolculuktan birlikte keyif alabiliriz; ama gördüklerimiz ve içimizde hissettiklerimiz bütünüyle aynı olmak zorunda değildir. Yakınlık, birbirimizin iç dünyasını tamamen bilmek değil, bütünüyle bilemeyeceğimizi kabul ettiğimiz hâlde birbirimize yaklaşabilmektir.”
TOKSİK YOLCULARA KARŞI “PSİKOLOJİK KULAKLIK”
Sosyal çevrede, işte ya da ailede karşılaşılan ve varlığıyla bizi yoran insanlarla aynı ortamı paylaşırken içsel alanı korumanın mümkün olup olmadığına da değinen Yılbant, adeta bir “gürültü önleyici kulaklık” işlevi gören zihinsel bir koruma mekanizmasının geliştirilebileceğini belirtiyor:
“Belki de psikolojik bir kulaklık takmak mümkün; ancak bu, her şeyi duymamayı ya da hiçbir şeyden etkilenmemeyi öğrenmek değil. Duyduğumuz her sözü üzerimize almak, her davranışla kendimizi ilişkilendirmek ve her çatışmanın içine girmek zorunda olmadığımızı fark etmek… Başkasının öfkesi, huzursuzluğu ya da davranışları her zaman bizim sorumluluğumuzda değildir.”
AYRILIKLAR VE GİTMESİNE İZİN VERME SANATI
Bir sevgilinin, arkadaşın ya da ortağın hayatımızdan çıkmasıyla yaşanan derin “terk edilmişlik” duygusuna ve trenin boşaldığı hissine değinen Yılbant, ayrılık süreçlerinde kaybedilen şeyin yalnızca o kişi olmadığını dile getiriyor. Kaybın arkasında paylaşılan anıların ve geleceğin yattığını belirten Yılbant, gitmesine izin vermeyi ve iyileşmeyi şu ifadelerle tanımlıyor:
“Birinin yolculuğumuzdan ayrılması, birlikte yaşadığımız güzel anların da silinmesi gerektiği anlamına gelmez. Bazen gitmesine izin vermek, o kişiyi ve onunla yaşadıklarımızı yok saymadan, anılarımızdaki güzelliği yanımıza alarak yolumuza devam edebilmektir. Ve belki de iyileşmek, birinin yokluğuna alışırken onun varlığında biriktirdiğimiz güzellikleri kaybetmemeyi öğrenmektir.”
BÜYÜMEK NEDİR?
İlişkilerde kendini kaybetme ve bağımlı hâle gelme durumlarının temelinde yetki ve sınır karmaşası olduğunu vurgulayan Psikolog Seda Zeynep Yılbant, olgunlaşma sürecini iç dünyamızın anahtarını koruyabilmekle ilişkilendiriyor:
“Bence büyümek, o odaya kimseyi almamak değil; kapısını başkalarına açarken anahtarını bütünüyle başkasına teslim etmemeyi öğrenmek. Bir başkasıyla hayatı paylaşabilir, ondan etkilenebilir, hatta onunla değişebiliriz. Ama kendi iç dünyamızla kurduğumuz bağı korumak da bize düşer. Çünkü birine ait hissetmekle, kendimize ait olmaktan vazgeçmek aynı şey değildir.”
FIRTINALI DÖNEMLERDE İÇSEL SIĞINAK VE YARDIM İSTEMEK
Zorlu dönemlerde insanın kendi içine çekilmesinin her zaman koruyucu bir liman olmayabileceğini, bazen yalnızlığın derin bir sarmala dönüşebileceğini hatırlatan Yılbant, dışarıdan destek almanın önemini şu sözlerle ifade ediyor:
“Kendimize ait o oda, dünyadan sonsuza kadar saklanacağımız bir yer değil, yeniden dışarı çıkabilmek için güç toplayacağımız bir yer olmalı. Eğer fırtına uzun sürüyor ve tek başımıza baş etmekte zorlanıyorsak, yardım istemekten çekinmemeliyiz. Çünkü her fırtınayı tek başımıza atlatmak zorunda değiliz; bazen iyileşmek, bir başkasının bize uzattığı eli tutmakla başlar.”
YALNIZLIKLA BARIŞMAK: İNSAN OLMANIN BİRİCİK DENEYİMİ
Sürekli sosyalleşme ve “hiç yalnız hissetmeme” dayatmasının insanı daha da yalnızlaştırıp yalnızlaştırmadığı konusuna değinen Yılbant, yalnızlığın kapatılması gereken bir delik değil, insan olmanın doğal bir parçası olarak kabul edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Psikolog Seda Zeynep Yılbant, söyleşiyi insanın varoluşsal biricikliğine dikkat çeken şu vurucu değerlendirmeyle tamamladı:
“Belki de yalnızlığı kabul etmek, tam olarak bu gerçeği anlayabilmekle ilgilidir. Yalnızlığımızı mutlaka kapatılması gereken bir boşluk olarak görmek yerine, insan olmanın ve kendimize özgü bir iç dünyaya sahip olmanın doğal bir parçası olarak görebilmek… Hayat boyunca başkalarıyla yan yana yürüyebiliriz ama kendi hayatımızı bizim yerimize yaşayabilecek kimse yoktur. Belki de büyümek, bu biricikliği bir mahkûmiyet olarak değil, kendimizle kurabileceğimiz ilişkinin imkânı olarak görebilmektir.”



